Son yıllarda yazma eyleminin, piyasa kaygıları nedeniyle giderek okuyucuyu tatmin etme oyununa dönüşmesiyle birlikte, iyi bir kötü karakter yazmanın yolu bayağı bir yemek tarifine dönüştü: Bir tutam travmatik çocukluk, iki kaşık haklı gerekçe, üzerine birazcık “aslında o da dünyayı kurtarmak istiyordu” sosu eklediğinizde ortaya unutulmaz bir tat çıkacak! Böylece köyleri yakan, insanları köleleştiren ve boş zamanlarında dünya hâkimiyeti planları yapan herhangi bir kötü karakteriniz, bir anda çok katmanlı, geçmişi öğrenildiğinde ise okuyucunun empatisini kazanacak harika bir karaktere dönüşecek!
Oysa mesele o kadar basit değil. Bazı kötü karakterleri kitabı bitirdikten yıllar sonra bile hatırlarken bazılarının adını daha son bölüme gelmeden unutuyoruz. Üstelik unutulmaz kötülerin tamamı haklı, anlaşılabilir ya da insani karakterler de değil. Bazısı insanlığındaki çatlaklarla, bazısı kahramana tuttuğu karanlık aynayla, bazısı da hikâyenin üzerine düşürdüğü gölgeyle unutulmaz olur. Aslında etkileyicilik konusundaki bu ortaklık onların geçmişinde değil, hikâye üzerindeki etkilerinde yatıyor.
Öncelikle güçlü bir kötü karakterin kendi içinde çalışan bir mantığı olmalıdır fakat bu illa herhangi bir açıdan haklı olması gerektiği anlamına gelmez. Asıl olan, kötü karakterin dünyaya bakışının, kararlarının ve çelişkilerinin birbirini tamamlamasıdır. Saruman kendisini bir sabah aynaya bakıp “Bugün biraz kötülük yapayım,” derken bulmaz. Bilgisine, gücüne ve olayları herkesten daha iyi gördüğüne inanır. Yaklaşan felaket karşısında izleyici olmak yerine Sauron’un yükselişini kendi lehine çevirebileceğine, hatta onun gücüne hükmedebileceğine inanır ve zamanla mücadele ettiği şeye benzemeye başlar. Saruman’ı ilginç yapan yalnızca ihaneti değil, bilgeliğinin kibre dönüşmesidir.
Benzer bir durumu Mistborn serisindeki Lord Ruler’da görürüz. Lord Ruler zalimdir, kurduğu düzen korkunçtur ve yaptıklarının savunulacak pek bir tarafı yoktur. Ancak kendisini bir tiran olarak görmez ve aldığı kararlarla dünyayı daha büyük bir tehlikeden koruduğuna inanır. Onu unutulmaz yapan da “aslında haklı olması” değil, güvenlik ve düzen uğruna özgürlüğü ne kadar sistematik biçimde yok edebildiğidir. Kontrolün kaybedilmesini felaketle özdeşleştirdiği için diğer insanların nasıl yaşayacağına onlar adına karar vermekten çekinmez.
İyi bir kötü karakter aynı zamanda kahramanın karşısına rastgele dikilmiş bir engel değildir. Kahramanın korkularına, zaaflarına ya da dönüşebileceği kişiye dokunur. Sephiroth ile Cloud’un ilişkisi bunun en açık örneklerinden biridir. Cloud, çocukluğundan beri Sephiroth’a hayranlık duyar ve onun gibi büyük bir SOLDIER olmayı ister. Ancak karşısında bulduğu kişi, bir zamanlar örnek aldığı kahramanın kimliğiyle ilgili öğrendiği gerçekler karşısında parçalanmış, kendisini insanlığın üzerinde gören ve bütün dünyayı kendi kaderinin parçası sayan hâlidir. Sephiroth yalnızca Cloud’un düşmanı değildir; onun kahramanlık hayalinin çürümüş, ulaşılamaz ve giderek kişisel bir kâbusa dönüşmüş biçimidir. Üstelik Cloud’un kırılgan hafızasını, kimlik sorununu ve kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi kendi lehine kullanması, Sephiroth’u fiziksel bir tehdit olmanın çok ötesine taşır.
Gollum ise bu fikri çok daha sessiz ama çok daha rahatsız edici biçimde taşır. Gollum ana kötü değildir, orduları yoktur, dünyayı ele geçirme planı da yapmaz. Buna rağmen Frodo’nun hikâyesindeki en önemli karşılıklardan biridir. Frodo ona baktığında yalnızca yüzüğün bozduğu bir yaratık görmez; kendi geleceğinin ihtimalini görür. Sauron büyük ve uzak bir tehdittir, Gollum ise o tehdidin bir canlıya neler yapabildiğinin kanlı canlı kanıtıdır. Bu yüzden bazen kahramanın karşısındaki en güçlü kötü, onu öldürebilecek kişi değil, neye dönüşebileceğini gösteren kişidir.
Bir kötü karakterin gücünün anlatılmakla kalmaması, hikâyenin içinde hissedilmesi onu daha gerçek bir hâle getirir. Bir karakter hakkında sürekli “çok zeki”, “çok tehlikeli” ya da “herkesten güçlü” şeklinde bahsedilmesi okuyucunun gözünde çoğu zaman gerçek bir etki yaratmaz. Okurun gerçekten etkilenebilmesi için sonuçları görmesi gerekir. Tywin Lannister’ın gücü, girdiği her odada sesini yükseltmesinden gelmez. Daha önce yaptıkları, insanlar üzerindeki etkisi ve tek bir kararla ailelerin kaderini değiştirebiliyor olması onun her daim yanında yürüyen yaveri gibidir. Tywin’in tehdit savurmasına gerek kalmaz; çünkü tehdidin boş olmadığını herkes daha önce görmüştür.
Sauron ise bunun çok daha büyük ölçekteki örneğidir. Yüzüklerin Efendisi boyunca kahramanların karşısına çıkıp uzun konuşmalar yapmaz. Buna rağmen savaşlarda, yüzüğün etkisinde, bozulan topraklarda ve insanların korkularında sürekli hissedilir. Sauron’un unutulmazlığı psikolojik ayrıntılarından değil, dünyanın üzerine düşürdüğü gölgeden gelir. Beyaz Cadı’nın Narnia’yı hiç bitmeyen bir kışa mahkûm etmesi de benzer bir etkidir. Bazen kötü karakteri tanımak için onun konuşmasını dinlememize gerek yoktur; hükmettiği dünyaya bakmamız yeterlidir.
Burada son yıllarda giderek yaygınlaşan bir yanılgıya da değinmek gerekiyor: Her iyi yazılmış kötü karakter gri olmak zorunda değildir. Sauron’un çocukluğunu öğrenmemiz, Sephiroth’un yaşadıklarını onun yaptıklarına mazeret saymamız ya da Beyaz Cadı’nın aslında neden kışı sevdiğini anlamamız gerekmez. Mutlak kötülük de iyi yazıldığında son derece etkili olabilir. Sorun karakterin tamamen kötü olması değil, hikâyede işlevsiz ve etkisiz olmasıdır. İyi yazılmış bir mutlak kötü, her davranışı travmasına bağlanan ama hikâyeye hiçbir ağırlık katmayan sözde gri bir karakterden çok daha güçlüdür.
Aynı şekilde kötü karakterin acıklı bir geçmişe sahip olması da onu otomatik olarak derinleştirmez. Geçmiş, bugünkü kişiliğiyle anlamlı bir bağ kuruyorsa değerlidir. Yoksa son bölümde ortaya atılan birkaç travmatik hatıra, karakterin yaptığı her şeyi bir anda ilginç hâle getirmez. Okurun kötü karakteri affetmesi gerekmez. Hatta ona empati duyması bile şart değildir. Ancak neden o kararları verdiğini, dünyayı nasıl gördüğünü ve hangi noktada geri dönülmez biçimde bozulduğunu anlayabilmelidir.
Unutulmaz kötü karakterlerin en önemli özelliklerinden biri de güçleri ile zayıflıklarının aynı kökten doğmasıdır. Sephiroth’un tehditkâr varlığı, kendisini sıradan insanlığın ötesinde görmesinden ve kendi kaderi üzerindeki mutlak inancından beslenir. Fakat Cloud’u küçümsemesine, insanları iradesiz araçlar olarak görmesine ve karşısındaki kişilerin kendisine direnebileceğini hesaba katmamasına yol açan da aynı üstünlük saplantısıdır. Sauron ise gücü herkesin isteyeceğine o kadar inanır ki birilerinin yüzüğü kullanmak yerine yok etmeye çalışabileceğini düşünemez. Kendisinin vazgeçemeyeceği bir şeyden başkasının da vazgeçemeyeceğini varsayar. Böylece yenilgileri dışarıdan eklenmiş rastlantılara değil, kendi kör noktalarına bağlanır.
Son olarak iyi bir kötü karakter yalnızca kahramanın yolunu kesmez; hikâyenin tartıştığı sorunun en sert cevabını verir. Sauron mutlak iktidarı, Saruman bilginin kibre ve sömürüye dönüşmesini, Sephiroth kimliğin parçalanmasını ve üstünlük saplantısını, Tywin ise aileyi koruma bahanesiyle aileyi yok etmeyi temsil eder. Bu karakterleri unutulmaz yapan yalnızca güçlü, zalim ya da zeki olmaları değildir. Hikâyenin ne hakkında olduğunu, bazen kahramandan bile daha açık biçimde göstermeleridir.
Unutulmaz bir kötü karakter yazmak, okura ucuz travmalar satarak onun merhametini dilenmek değildir. Okurun onu sevmesi, affetmesi ya da son anda gözyaşı dökmesi gerekmez. İyi yazılmış bir kötü; hikâyeye girdiği anda dünyanın dengesini bozan, kahramana ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatan ve yenildiğinde bile ardında silinmez bir gölge bırakan figürdür.
Çünkü en nihayetinde kahramanlar bize ne olmak istediğimizi gösterir; unutulmaz kötüler ise neye dönüşmekten korktuğumuzu. Unutulmaz bir kötü karakteri yaratan da çoğu zaman bu korkunun derinliğidir.


