Eşikteki Korku: ‘Liminal Horror’ Nedir?

Back Rooms (2026)

EŞİKTEKİ KORKU: ‘LİMİNAL HORROR’ NEDİR?

Celalettin "Kuzgunzâde" Durak10 Ağustos 2026Edebiyat9 dk okuma

“…Ne anne kokusu ne de bir çocuk sesi-

Mümini kalmamış tanrıların gölgesi

Doğduğum sokağın kuytularında, ıslak.


Eski bir apartman çehresi kirli sarı

Dağılır sis gibi şimdi çıksam yukarı

Korkulmaz bir kabus, sakınılmaz bir tuzak…”[1]

            - Unheimlich, Bahadırhan Dinçaslan

 

Rüyalar, bu yazı boyunca sıkça bahsedilecek “eşik mekânlar”a (liminal spaces) birer örnektir. Ben de ilkin kendi rüyalarımdan bahsedeceğim. Böylelikle meramımı siz okuyuculara daha iyi aktarabilirim.

Üç yıl önceydi, birkaç gün arayla birbiriyle bağlantılı iki sarsıcı rüya gördüm. İlk rüyamda, gece vakti bir hastanenin bahçesindeydim. Etrafta kimse yoktu. Sanki hastane terk edilmiş, unutulmuş ve daimi bir sessizliğe gömülmüştü. Ana kapıdan içeri girdim ve hastanenin koridorlarında dolaşmaya başladım. Koridorlar tenhaydı, etraftaki tek tük eşya hariç boşaltılmış olduğu barizdi. Birkaç hasta odasına bakındım ve gelişi güzel saçılmış sedyelerin, tekerlekli sandalyelerin ve yatakların boyutlarından şu kanıya vardım: Burası vaktiyle bir çocuk hastanesi olmalıydı. Peki ya burada tedavi gören çocuklar, onlarla ilgilenen doktorlar ve hemşireler neredeydi? İçimde büyüyen rahatsızlığa ve korkuya aldırmamaya çalışarak hastanenin çıkışına yöneldim ve bahçe kapısına vardım. O sırada rüya başa sardı ve bir kısır döngüde sıkıştığımı anladım. Ter içinde uyandım. İkinci rüyamda bu sefer bir yetimhanedeydim fakat burası terk edilmişti. Yanımda beyaz rahibe elbisesiyle bir hemşire bana eşlik ederken yetimhanenin içinde geziniyordum. Burada neredeyse hiç eşya yoktu; duvarlar is içindeydi ve tavan akıtıyordu. Bir anda donakaldım ve bakışlarımı sıvası dökülmüş, su sızdırmakta olan tavana sabitleyip düşüncelere daldım. Yanımdaki kadın “Ne oldu size?” diye sorduğunda aklımdan şu düşünce geçiyordu: “Ben burayı bir yerden hatırlıyorum…”

LiminalHospital

Freudyen yorumlara oldukça açık bu iki rüyanın yazımız açısından önem taşıyan kısmı şu: Ben, o rüyalarda eşik mekânların tekinsizliğini duyumsamıştım – hem de iliklerime dek… – zira rüyalardaki mekânların katışıksız hislerden örüldüğünü düşünürüm. Rüyalarda daha yoğunluklu hissederiz. Bilincin mantıksal, aklî ve makûl filtresine takılmaksızın hislerimiz coşkun bir şekilde akar. Bilinçaltımız, rüyalarımızda bir gayzer gibi köpürür ve fışkırır. Öyle ki uyandıktan sonra dahi bilincimizde rüyaların yıkıcı ve tahripkâr etkilerini taşırız.

Peki neydi rüyalarımı bu denli tekinsiz kılan ve eşik mekânlar olarak adlandırmama sebep olan? Boş koridorlar, yalnızlık hissi, kapana kısılmışlık, bir zamanlar işlevi olan bir mekânın (benim örneğimde; hastane) artık bu işlevi yerine getirmemesi… Bu saydıklarım size eşik mekânlardan yola çıkan, güncel ve hatta gündemdeki bir hikâyeyi hatırlatmış olabilir. Bu yıl gösterime girmiş ve 20 yaşındaki bir yönetmenin (Kane Parsons) ilk uzun metraj filmi The Backrooms’u izlemişseniz ya da izlemese bile “the backrooms” fenomeninden haberdarsanız hemen anlayacaksınız. Öyleyse size yazımızın nasıl seyredeceğini, hangi konuları sırasıyla ele alacağımızı göstereyim:

(1-) Şehir efsaneleri (urban legends) > (2-) Creepypasta > (3-) The Backrooms > (4-) Eşik mekânlar (liminal spaces) > (5-) Eşik korku (liminal horror)

1.     Bölüm: Şehir efsanelerinden internet efsanelerine…

Şehir efsaneleri, klasik halk masalları ve efsaneler gibi ağızdan ağıza yayılır; genellikle ikinci ağızdan, yani dolaylı olarak aktarılır (bknz.“Bir arkadaşımın arkadaşından duydum…”) ancak modern dünyaya ve özellikle de şehir yaşamına ilişkindir. Günümüzde internet teknolojilerinin gelişimiyle birlikte sosyal medya ve dijital ortamlara taşınmıştır. Modern toplumun kaygılarını, korkularını ve inançlarını yansıtmaktadır. Bu kavram (şehir efsaneleri – “urban legends”) 20. yüzyılın ortalarındaki folklor çalışmalarında zikredilmeye başlanmışsa da terimin yaygınlaşması, Amerikalı folklor araştırmacısı Jan Harold Brunvand’ın “The Vanishing Hitchhiker: American Urban Legends and Their Meanings” (Kaybolan Otostopçu: Amerikan Şehir Efsaneleri ve Anlamları) başlıklı derleme çalışması sayesinde olmuştur. Kitabın başlığına taşınan “kaybolan otostopçu” ifadesi ikoniktir ve ünlü bir şehir efsanesine işaret eder: Araca alınan gizemli otostopçunun bir anda ortadan kaybolması ve ardından onun hayalet olduğunun öğrenilmesi. Diğer şehir efsanelerinde olduğu gibi bu anlatının da bölgesel farklılıklar barındıran çeşitlemeleri mevcuttur. Misal: 2004’te Tayland’da meydana gelen tsunami felaketinin ardından yerli tuk-tuk şoförleri, acilen havalimanına ulaşmak isteyen yolcuları (genellikle Avrupalı bir turist ile onun Taylandlı kız arkadaşı) araçlarına alır ancak yolcular, varış yerinde kaybolur. Zira onlar, tsunamide yaşamını yitirmiş kişilerin hayaletleridir.[2] Bir dizi tuhaf olay, ihtimal dışı karşılaşma içeren, sürpriz sonla biten, kısa ve net olay örgüleriyle karakterize edilmiş şehir efsaneleri; dedikodulardan, yanlış bilgilerden, aldatmaca ve komplo teorilerinden ayrılmaktadır. Ayrıca, her yaş, sınıf, meslek ve eğitim düzeyinden insanlarca paylaşılması ve inanılması açısından da klasik halk efsaneleriyle arasına mesafe koymaktadır.

Urban Legends

Peki, şehir efsaneleri modern dünyada nasıl yayılmakta ve zihinlere yerleşmektedir? İşte bu soruya cevaben Durham Üniversitesi’nden Joe Stubbersfield, The Conversation internet sitesinde yayımlanmış bir yazısında (“This is why some urban legends go viral”); bir grup akademisyenle birlikte hazırladığı çalışmaya atıfta bulunarak belirtir:[3] İnsanlar hayatta kalma ve sosyal ilişkiler içeren hikâyelere ilgi duymakta ve bunları başkalarına aktarma eğilimindedir. Hayatta kalma bilgisini sosyal bilgiyle birleştiren şehir efsaneleri daha çok hatırlanmakta, hafızada yer tutmaktadır. Biz insanlar, hayatta kalmak amacıyla gerekli çevresel bilgileri hatırlamak üzere evrimleşmiş ve sosyal etkileşimleri ve ilişkileri takip edebilmek için daha gelişmiş bir zekâya sahibizdir.

Şehir efsanelerinin günümüzde internet aracılığıyla ve sosyal platformlarda daha kolay yayıldığından bahsettik. Bu noktada karşımıza “creepypasta” çıkmakta. Çevrimiçi platformlar veya zincir e-postalar yoluyla yayılan; kısa korku hikâyeleri ve şehir efsanelerinden oluşan; “copypasta”nın popüler bir alt türüdür. (“Copypasta”: Defalarca kopyalanıp yapıştırılan, çevrimiçi tartışma forumları ve sosyal medya aracılığıyla yayılan metinleri ifade eden bir internet argosudur. Spam’dan farkı ise elektronik mesajlaşma sistemleri tarafından değil, insanlar/internet kullanıcıları tarafından yayılmasıdır.) Birçoğunuzun bildiği ve şimdi komik görünse de çocukken gece rüyalarımıza giren “Kuran’ı Yırtan Kız” anlatısı da bir creepypasta örneğidir.  Günümüzde en ünlü creepypasta’lardan biri ise hiç şüphe yok, The Backrooms’tur.

Bu fenomen, kimliği belirsiz (anonim) bir kullanıcının 4chan sitesinin “paranormal” bölümünde 21 Eylül 2018’de paylaştığı açıklamasız bir görsele dayanmaktadır. Bu resmin altına yazılan anonim bir yorum ile birlikte The Backrooms, yeni bir creepypasta olarak ortaya çıkmıştır. Paylaşılan ilk görsel, tamamen boş, tenha, floresan ışıklarca aydınlatılmış, duvar kâğıtlarından yerdeki halıya kadar soluk bir sarının hâkim olduğu bir mekânın fotoğrafıdır. Fotoğrafın altına yazılmış anonim mesaj bu odadan yaratıcı bir kurgu çıkarmıştır:

Backrooms
BackroomsFilm

“Dikkatli olmazsanız ve yanlış bölgelerde gerçekliğin dışına çıkarsanız, kendinizi Backrooms’ta bulursunuz. Orada eski ve nemli halının kokusu, tek tonlu sarının yarattığı çılgınlık, en yüksek perdeden uğultu seviyesindeki floresan ışıklarının bitmek bilmez arka plan gürültüsü ve içinde kapana sıkışacağınız, rastgele bölümlenmiş takribi altı yüz milyon mil-karelik boş odalardan başka hiçbir şey yoktur. Yakınlarda dolaşan bir ses duyarsanız Tanrı yardımcınız olsun, çünkü o ses kesinlikle sizi duymuştur.”[4]

Backrooms, tamamıyla eşik mekân konseptine dayanan bir anlatıdır. Liminal mekânları öncelikle fizikî mekânlar olarak, yani mimari açıdan incelemek yararlı olacaktır.[5]

2.     Bölüm: Liminal mekânlar, liminalite ve liminal korku.

Mimaride “eşik” (Lat. “limen”) bir bina içinde bir mekânın nerede bittiğini ve diğerinin nerede başladığını belirleyen bir unsurdur. “Ne tam olarak burada ne de tam olarak orada” olma durumunu ifade eder. Mimari eşikler; kapı eşikleri, merdivenler, zemindeki şeritler gibi fizikî detaylar ve hatta aydınlatma, tavan yüksekliği, malzemedeki değişiklikler gibi daha ince detaylar da olabilir. Hareket, sirkülasyon için tasarlanmış; insanların kalmadan geçip gittiği koridorlar, alt ve üstgeçitler, peronlar, beklemede odaları gibi mekânlarda liminalite (liminallik, eşiksellik) kendini gösterir. Tanıdık mekânların olağan işlevleri dışında da liminallik ile karşılaşırız. Öğrenciler dağıldıktan sonra boş kalan sınıflar, ziyaret dönemi sona ermiş müzeler/sergiler, gece mesai saati dışında sessizliğe gömülmüş ofisler… Okulun son günü hissettiğimiz o buruk heyecan ve nostalji hissi de liminaliteye dâhildir. Hatta inşaatı tamamlanmış bir apartman bile insanlar oraya taşınana dek “geçiş durumunda”dır. 

Limitalite bir kavram olarak fiziksel geçişlerden ibaret değildir. İki tanımlı durum arasında kalan, hiçbir zaman tam olarak bir tarafa ait ol(a)mayan her şeyi, geçiş noktalarını tanımlar. Yani, fizikî olduğu gibi mecazi de olabilir pekâlâ. Sınırların bulanıklaştığı, kesinliğin kaybolduğu alanları, anları, deneyimleri ifade eder. “Liminal” olmak, “arada” olmaktır, gri alanda konuşlanmaktadır, evet ya da hayır değil – “belki”dir.

Gizem, tedirginlik ve geçmiş ile gelecek arasında askıda kalma hissiyle bir kavram olarak liminallik; antropoloji disiplininde ilk defa Fransız etnograf Arnold van Gennep (1873-1957) tarafından 1909 tarihli “Lés Rites de Passage” (Türkçeye “Geçiş Ritleri” şeklinde çevrilmiştir.) adlı eserinde ortaya konmuştur. İnsan yaşamındaki bir aşamadan bir diğer aşamaya geçişlere yardımcı olma uygulamaların (ritlerin) üç süreçten geçtiğini tespit eder:

1-     Séparation: Ön aşama – eski durumdan ayrılma.

2-     Marges/Marge: Sınır durumu, geçiş dönemini temsil eder. (Liminalliğin, eşikselliğin karakterize edildiği aşama)

3-     Agrégation: Sınır durumu sonrası, yeni duruma geçme.

İngiliz kültürel antropolog Victor Turner (1920-1983) liminalite kavramını yaygınlaştırmıştır. Turner’ın çeşitli çalışmaları, liminalliğin/eşikselliğin toplumsal ve kültürel değişimi anlamada kilit bir kavram olarak yerleşmesine katkıda bulunmuştur.  Ayrıca liminalite; psikoloji, sinirbilim ve fizyoloji gibi disiplinlerde de karşımıza çıkar; genellikle bir uyaranın algılanamaz olmaktan fark edilebilir duruma geldiği eşik noktalarını ifade eder.

Fizikî mekân olarak liminal alanların işlevi bir yerden başka bir yere geçişi sağlamaktır. Bu işleve sahip alanlarda oyalanmak ve geçişi aksatmak tedirginliğe neden olabilir. Zira bu tür mekânlar, uzun süreli kalış için değil, geçiş amacıyla tasarlanmıştır. Liminal mekânların psikolojik ve algısal katmanları ve etkileri de söz konusudur. Bu, bize liminal mekânların işlevlerinin ötesinde, nasıl hissettirdiğini de açıklar: çarpıklık, yalnızlık, nostalji, tekinsizlik…

“Tekinsizlik” kavramı liminal mekânlar ve liminal korku açısından bir anahtar kavramdır. Alman psikiyatrist Ernst Jentsch (1867-1919) “Zur Psychologie des Unheimlichen” (Tekinsizliğin Psikolojisi Üzerine) başlıklı makalesinde tekinsizliği (unheimlich/uncanny) ilk kez ele almıştır. Jentsch, tekinsizliği “bir şeyin canlı ya da cansız olduğunu bilemem” durumu olarak tanımlamıştır. Freud ise Jentsch’in makalesine atıfta bulunduğu ve selefininkinden daha kapsamlı olan çalışması “Das Unheimliche”de (1919, Tekinsizlik) söz konusu kavramı ayrıntılandırmıştır. Freud, tekinsizliğin, tanıdık/bilindik bir şeyin aniden garip ya da yabancı gelmesiyle vuku bulduğunu belirtmiştir. Gerçek ile hayal arasındaki sınırı bulanıklaştıran ikizler, tekrarlanan olaylar ve gerçeğe yakın figürler gibi örnekler vermiştir. Freud, beş tekinsizlik motifi belirlemiştir: Öte dünya varlıkları ile karşılaşma, açıklanamaz tesadüf örüntüleri, canlı ile cansız varlıklar arasındaki farkın bulanıklaşması, kişinin kendisinin “ikizi” ile karşılaşması, beden bütünlüğünün bozulması veya bir uzvun kaybedilmesi ile ilgili tehditlerin varlığı.[6]

Farklı liminal alan türlerini basitçe şöyle sıralayabiliriz:[7]

1-     Fizikî liminal alanlar: Issız bir koridor, boş bir tren istasyonu, sisin içinden geçen bir uçak vs.

2-     Psikolojik liminal alanlar: Bir kimlik aşamasından diğerine geçilen içsel dönüşüm süreçleri.

3-     Metafizik liminal alanlar: Varoluşsal temaları gündeme getiren ve gerçekliğin doğasını sorgulayan alanlardır. Yaşam ile ölüm arasında kalan koma hâli, bilinç ile bilinçdışının arasında deneyimlediğimiz uyku felci, akıl sağlığı ile delilik arasındaki eşikler vs.

Ayrıca belirtmek gerekir ki eşik mekân ile “limbo” (dilimizdeki karşılığı: araf) farklıdır. Limbo, durgunluk ve askıda kalma hâli olarak tanımlanır ve ruhların ilerleme yahut amaç olmaksızın oyalanıp kaldığı bir alanı karşılar. Dini bağlamda; ne lânetlenmiş ne de kurtarılmış ruhların, yargılanmayı veya kurtuluşu bekleyerek kaldıkları yerdir. Eşik mekânlar ise doğası gereği geçicidir, dinî bir konsept ifade etmez ve kalıcı olmaları amaçlanmamıştır.[8]

Kolaylıkla anlaşılabilir ki eşiksel korku (liminal horror), liminalite kavramına ve liminal alanlara dayanmaktadır. Sınırların bulanıklaştığı eşiksel zaman, mekân ve varlık hâlleriyle karşı karşıya kaldığımız; varoluşsal ve gizemli/tekinsiz bir dehşete maruz kaldığımız korku türüdür.


[1] tonyukuk666.blogspot.com./2026/08/unheimlich.html

[2] www.britannica.com/topic/urban-legend

[3] theconversation.com/this-is-why-some-urban-legends-go-viral-28527

[4] Knowyourmeme.com/memes/the-backrooms

[5] 2. Bölüm’deki mimari eşik mekânlar konusunda Valanne Fernandes’in kaleme aldığı “What is liminal space?” başlıklı blog yazısından bolca istifade edilmiştir. İlgili yazıya ulaşmak için bağlantı şöyledir: www.firstinarchitecture.co.uk/what-is-liminal-space/

[6] Tınaz, P. (2024). Sigmund Freud’a Göre Tekinsizlik Yaratan Beş Temel Motifin Korku Filmlerinde Kullanımı: Conjuring Üzerine Bir İçerik Çözümlemesi. Türk Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, 9(1), 1-16.

[7] “Crossing the Threshold into Fear: Liminal Spaces in Horror”, Anna Taborska, 7 Kasım 2024.
bknz. raindance.org/corssing-the-threshold-into-hear-liminal-spaces-in-horror/

[8] “What is Liminal Horror?”, 11 Kasım 2024. – thehorrorhq.com/blog/what-is-liminal-horror


Celalettin "Kuzgunzâde" Durak
Yazar

Celalettin "Kuzgunzâde" Durak

10 Ekim 1997'de Bursa'da doğdu. Bursa Uludağ Üniversitesi - Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunu. Yıllarca Ankara'ya özlem duyarak yaşadı, bir dönem Ankaralı oldu ve şimdi İstanbul'da yaşıyor. Posta dağıtıcılığından sosyal medya haberciliğine, editörlükten basın çalışanına uzanan geniş bir kariyer yelpazesinde sürüklendi. Romantizmin coşkulu bir savunucusu, fantastik edebiyatın şövalyesi, şiirin uç beyi. Vaktiyle kendisi hakkında dediği gibi: "Ben bir kurgu makinesiyim. Kablolarımda sihir cızırdıyor ve Kuzey Işıkları ile şarj oluyorum. Bana düşlerden, arzulardan ve korkulardan söz edildiğinde ise çalışmaya başlıyorum."