Türk İşi Drakula: Drakula İstanbul’da

TÜRK İŞİ DRAKULA: DRAKULA İSTANBUL’DA

Elçin Rza12 Ağustos 2026Sinema8 dk okuma

50’lerin başında, Türk sinemasının henüz emekleme döneminde ve çeşitli imkânsızlıklarla çekilmiş bir korku filmi. Bugünden baktığınızda zayıf yanlarına, yetersiz korkusuna ve diğer tüm olumsuz yanlarına rağmen, korku filmlerimizin Dabbe ve muadillerinin üstüne çıkamadığı bir devirde, Drakula İstanbul’da Türk korku filmleri arasında hâlâ kayda değer ve saygın yerini koruyor ve muhtemelen korumaya da devam edecek.

Filmin detaylarına girmeden önce Drakula’nın nasıl İstanbul’a geldiğini öğrenmek için tarihçesine şöyle bir göz atmakta fayda var.

Bugün hepimiz Drakula karakterinin Vlad Tepeş’ten (namıdiğer Kazıklı Voyvoda) ilham alınarak ortaya çıktığını biliyoruz. Kazıklı Voyvoda’yı birçoğumuz da Osmanlı’yla olan savaşından ve ölümü hakkındaki rivayetlerden tanıyoruz. Tabii ki Vlad Tepeş bir vampir değildi; en azından bildiğimiz kadarıyla, ama Stoker’ın ilham kaynağı olduğu kesin.

Drakula karakterinin ilk ortaya çıktığı kitap, Bram Stoker’ın 1897’de yayımladığı aynı adlı eseri. Orijinal eserde Transilvanya’da yaşayan Kont Drakula, Londra’da gayrimenkuller satın alır, hukuki işlemleri tamamlamak için İngiltere’den bir kâtip, Jonathan Harker Transilvanya’ya gelir ve korkunç maceraları başlar. Filmimiz ise 1928’de çıkan Ali Rıza Seyfi’nin Kazıklı Voyvoda eserinden uyarlanıyor. Ali Rıza Seyfi’nin Kazıklı Voyvoda’sı aslında neredeyse konuyu bire bir olarak kopyalasa da, çıkardığı ve eklediği şeylerden, kendi anlatım unsurlarından dolayı bire bir çeviri olarak geçmiyor. Kazıklı Voyvoda’da genel kurgu aynı fakat bu sefer ana karakterimiz İstanbul’dan Transilvanya’ya giden Azmi adlı Türk bir avukat. Cumhuriyetin ilk yıllarına denk gelen bu eser, sadece bir uyarlamayla kalmayıp bir kimlik inşasına da hizmet ediyor, eserde yazar karakterin dilinden milliyetçi söylemler kullanıyor. Bu eserin bir diğer farklı yanı da Ali Rıza Seyfi’nin Stoker’dan farklı olarak Drakula’yı direkt Kazıklı Voyvoda’yla ilişkilendirmesi; zaten kitabın ismi de bunu açıkça gösteriyor. Film de Ali Rıza Seyfi’nin eserinden ilham alıyor ve büyük ölçüde aynı şekilde beyazperdeye aktarıyor.

drakula1

Filmimizin kadrosuna kısaca değinecek olursak, yönetmen koltuğunda ilk korku yönetmenlerinden biri olan Mehmet Muhtar oturuyor. Başrollerde Atıf Kaptan, Annie Ball, Bülent Oran, Cahit Irgat ve Ayfer Feray gibi döneminin başarılı isimleri bulunuyor. Yan karakterlerin oyunculukları yer yer sırıtsa da, başrollerin taşımasıyla birlikte film oyunculuk açısından hâyli yeterli bir iş ortaya koyuyor. Henüz sinemanın oturmadığı bir dönemde, oyuncuların da aslında bir film değil de, tiyatro oyununda oynar gibi role girdiğini görebiliyoruz. Bunu olumsuz yorumlamaktan ziyade filme farklılık katan bir unsur olarak ele alabiliriz.

Hikâye, Azmi’nin Transilvanya yolculuğuyla başlar. Oteldeki ürkütücü atmosfer, şatoya gidişteki söylentiler derken Azmi kendini tekinsiz bir ortamda bulur. Azmi, Drakula’nın şatosuna varır ve onunla tanışır. Burada geçirdiği günlerde de çeşitli tuhaflıklarla karşılaşan Azmi, en sonunda Drakula tarafından adeta tutsak edilir. Drakula’nın uşağının yardımı sayesinde Azmi, Drakula’dan kurtulmayı başarır ve İstanbul’a kaçar. Drakula da İstanbul’a gelir ve Azmi ile çevresinin Drakula’yla olan mücadelesi başlar.

Drakula2

Başta belirttiğim yetersiz korku ifadesine değinmek istiyorum. Öncelikle bu değerlendirmeyi yaparken birkaç şerh düşmek gerekiyor. Evet, filmin korku unsurları ve korkutuculuğu yetersiz ama bunun normal olduğunu da kabul etmek gerek. Drakula filmlerinin önemli bir kısmında korkudan çok gotik atmosfer, gerilim ve vampir macerası öne çıkar. O yüzden bu filmi izlemeden önce filmin bizi bir jumpscare filmi kadar korkutamayacağını kabul ederek başlamalıyız. Filmin dönemindeki seyirci üzerinde nasıl bir etki yarattığını kesin olarak bilemeyiz ama günümüzde izlediğimiz zaman korku filmlerine karşı özellikle hassas değilseniz muhtemelen hiç korkmayacaksınız. Tabii bunun doğal nedenleri var; filmin siyah beyaz olması, çok kısıtlı imkânlarla çekilmesi ve ilk korku denemelerinden biri olması. O yüzden bu filmi bir korku filmi tutkunu olarak değil de, vampir hikâyesi meraklısı olarak izlerseniz muhtemelen çok daha keyifli hâle gelecektir. Nitekim film beni de korkutmaktan ziyade eğlendirdi hatta yer yer güldürdü. Bazı yerlerde filmin amatör yanlarından dolayı, ama bazı yerlerdeyse kasıtlı güldürme amaçlı replikleri olduğunu söyleyeyim.

Filmin korku unsurlarını, korkuyu nasıl işlediğini, nerede güzel bir atmosfer çıkardığını, nerede yetersiz kaldığına bakalım. Aslında bence günümüzde olan birçok korku filminin aksine, Drakula İstanbul’da sizi direkt olarak atmosfere sokuyor. Günümüz korku filmlerinde en iyi ihtimalle tuhaflıklar görmeniz 15-20 dakikayı bulur, o dakikalara kadar her şey sıradan bir film gibidir. Ama Drakula İstanbul’da filmi Kont Drakula’nın suratının ekranı kapladığı sahneyle başlayıp hikâyeye geçiyor. Ardından Azmi’nin Transilvanya serüveni hemen başlıyor ve orada da kurgu bizi hiç geciktirmeden tekinsiz atmosferle baş başa bırakıyor. Oteldeki insanların Drakula’yı duyunca korkması, Azmi’nin dinlenmek istemesine rağmen, şoförün geceye kalmadan onu bırakmak istemesi, şatoya giden yolda yerli halktan duyduğu söylentilerle ilk dakikalardan kendinizi korku atmosferinde buluyorsunuz.

drakula3

Drakula, Azmi’yi şatoda bizzat karşılar, fakat uşaktan başka hiçbir hizmetçi yoktur ki uşak da hemen ortaya çıkmaz. Drakula, Azmi’ye Kazıklı Voyvoda’nın kendi atası olduğundan, bu yüzden insanların yalan söylentiler uydurduğundan bahsederek adeta güvenini kazanmaya çalışır. Azmi yemek yerken, Drakula kurt ulumalarını duyunca “Gece çocukları, ne güzel bir musiki dinletiyor.” diye garip bir ifade kullanır. Kurt uluması normal bir insan için korkutucu bir sesken, onun bunu musiki gibi görmesi karakterini ve kimliğini gösterir. Sonrasında film bizi Azmi ve şatoyla baş başa bırakıyor. Azmi şatonun gizli bölmesinde tabutlar bulur, tabutun içinde Drakula’yı görmesiyle artık her şeyin tamamen farkına varır. Burada bir kovalama ve ardından uşağın da müdahalesiyle tempo artıyor. Uşağı öldüren Drakula uluma sesleri duyunca ürkünç bir şekilde Azmi’ye aldırış etmeden örümcek gibi duvarlardan iner. Bu kısım korkunç olmalıyken bugün baktığınızda komik duran kısımlardan biri.

Daha sonra İstanbul’da geçen kısım biraz daha kovalamacaya, korkuya değil ama gerilimli bir mücadeleye dönüyor. Tabii ki Drakula’nın birden kamerada belirmesi gibi ani korku sahneleri olduğunu es geçmemek de gerek ama artık ortada bir bilinmezlik yok, kahramanlarımız bilinen doğaüstü bir kötüyle mücadeleye başlıyor ve korku unsurları ilk kısma göre hayli azalıyor.

drakula4

Peki Atıf Kaptan nasıl bir Drakula?

Öncelikle şu önemli bilgiyi vermek gerek, Drakula İstanbul’da, Drakula’nın dişlerinin uzun ve sivri olarak tasvir edildiği ilk film olarak biliniyor. Dolayısıyla bizden çıkmış bir filmin en azından bu konuda vampir sinemasına böyle bir katkı ve yön vermiş olduğunu söyleyebiliriz.


Atıf Kaptan’ın Drakula’sı diğer Drakula’lardan pek de farklı değil. Onlar gibi soğukkanlı, gizemli, ağırbaşlı ve aristokratik tavırlar içinde. Diğer Drakula’lardan farklı yanıysa, karakterin jestleri, mimikleri, ses tonu ve replikleri oldukça gösterişli. Drakula'nın sıradan bir insan olmadığını vurgulamak için oyunculuk doğal olmaktan ziyade teatral bir çizgiye çekilmiş. Tabii ki bu, tercihten çok Atıf Kaptan ve diğer oyuncuların tiyatro oyuncusu olmasından kaynaklanan bir durum ama ayrı bir hava kattığını söyleyebiliriz. Atıf Kaptan’ın Drakula’sı, Vlad Tepeş’le özdeşleşen ilk Drakula olarak da özel bir yere sahip.

drakula5

Drakula’ya Türk Sosu:

Bu filmi incelerken filmin Türk tarafını, bizden olan unsurları da es geçmemek gerek. Nitekim film ve dolayısıyla roman sadece isimleri yerelleştirmekle kalmıyor, hikâyeyi de bize geçirecek şekilde kurguluyor.

En başta da bahsettiğimiz açıkça kurulan bir Vlad Tepeş bağlantısı Türk seyirci için hikâyeyi biraz daha içselleştiriyor. Drakula artık yalnızca Transilvanyalı gizemli bir kont değil; Osmanlı coğrafyası ve Balkan tarihinin içinden gelen tarihsel bir figürle bağlantılı sunuluyor, az çok tarih bilen ve ilgilenen kişiler için de ortaya güzel bir hikâye çıkıyor.

Transilvanya’da ağırlıklı olarak şatoda geçen film, İstanbul’da bizi sokaklarda, evlerde, sahillerde, mezarlıkta ve Azmi’nin eşi Güzin’in çalıştığı kabare gibi çeşitli mekânlarda gezdiriyor. Yabancı bir canavarla, tanıdığımız bir şehrin içerisinde mücadeleye tanıklık ediyoruz. Kahramanlarımızın tepkileri, mücadele biçimleri, yöntemleri ve düşünce biçimleri de bizim kültürel kodlarımızla şekilleniyor.

Filmin bize has olan bir diğer yanı da sarımsak! Buraya küçük bir parantez açarak şunu söylemeliyim, sarımsak kullanımı anlaşılır olmakla birlikte, yine bahsettiğimiz komik kısımlardan biri oluyor. Hıristiyan kültüründen çıkan eserde Drakula’yla haçla mücadele edilirken bizim kahramanlarımız ise sarımsağı silah olarak kullanıyor. Bunun dönemin şartlarından çok bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Haç kullanılsa çok tepki gelebilir veya gelmeyebilirdi, ama şu kesin ki, filmin yerelleştirme tarafını diğer tüm iyi yerelleştirme öğelerine rağmen fazlasıyla zayıflatırdı. Bilinçli bir tercih olduğunu düşünmemin bir başka sebebi de filmde az da olsa erotizm bulunması. Yani çekinseler muhtemelen önce bundan çekinirlerdi.

Bunun dışında karakterlerimizin kullandığı gündelik dilde de Türk sosunu hissediyoruz. Bunlardan en tuhafı ve yine komik kısımlardan biri Drakula’nın kurduğu cümle:
“Allah rahatlık versin.”

Filmin son sahnesinde de yine komik bir diyaloğa şahit oluyoruz. Azmi evdeki sarımsak kokularından bıktığını söyleyip bütün sarımsakları atmak ister ve bir daha sarımsak görmek istemediğini belirtir. Güzin de "İmambayıldıyı da mı sarımsaksız pişireyim?" diye sorar.

drakula6

İncelemeyi bitirirken, filmin dönemin imkânsızlıklarına rağmen nasıl çekildiğinden de bahsetmek gerek. Örneğin filmin sisli mezarlık sahnesinde ekibin bir sis makinesi bulunmadığı için setteki insanların aynı anda 20-30 sigara içerek sis efekti oluşturmaya çalıştığı söyleniyor. Bugün ilginç ve hatta komik görünen bu yöntem, dönemin Türk sinemasının ne denli kısıtlı imkânlar içinde olduğunu gösteriyor.

Toparlamak gerekirse; iyi ve kötü yanlarıyla, dönemin getirdiği tüm imkânsızlıklara rağmen Drakula İstanbul’da, bugün hâlâ izlenmeyi hak eden kült bir korku filmi olarak yerini koruyor. Korku tutkunuysanız veya vampir hikâyelerine ilgi duyuyorsanız, kesinlikle şans vermeniz gereken bir yapım. 70 yıl sonra, çok daha güçlü imkânlara sahipken, hâlâ üstüne çıkacak bir film yapamamış olmamız da sinemamızın içler acısı hâlini gösteriyor.

Son olarak, bu filmin varlığından haberdar olmamı sağlayan Can Temiz’in “Gece Çocukları Ne Güzel Bir Musiki Dinletiyor” parçası da naçizane tavsiyemdir.
Neyse, bu Drakula belasından kurtulduk, gidip rahat bir uyku uyuyalım.


Elçin Rza
YAZAR

Elçin Rza

5 Şubat 2004’te Azerbaycan’da doğdu. Çocukluğundan beri Türkçe içeriklerle büyümesinin sonucu olarak 17 yaşında kendini İstanbul Üniversitesi’nde buldu ve Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünde sürgün eğitimine hâlâ devam ediyor. Üniversiteden önce amatör olarak başladığı alt yazı çevirisi serüvenini şimdilerde profesyonel olarak sürdürmeye çalışıyor. Bir şeyler üretmeyi ve düşünmeyi seviyor. Her şeye yetişmeye çalışırken bazılarına geç kalıyor ama bir gün hepsine yetişebilmeyi umuyor.