25 Eylül’de Zarcanist’te yayımlanmış “Evren Yaratımı, Peki Nasıl?” başlıklı yazımda, evren yaratımı (world building) için tespit ettiğim iki temel yöntemden bahsetmiş; bu yöntemleri kendimce adlandırmış ve açıklamıştım. Aynı yazıda, benim tercih ettiğim yöntemin “ejderhanın midesinden çıkmak” olduğunu da vurgulamıştım. İşte bu yazıda, nicedir yapmak istediğim bir işe girişecek ve size ejderhanın midesinden çıkarak nasıl evren kurgulanabileceğini uygulamalı göstereceğim.
Yöntemim şu mantığa dayanmakta: Dünyayı dışarıdan şekillendirmek değil de dünyanın içine girip o dünyada yaşayan biriymiş gibi keşfederek ilerlemek. Önce evren değil, karakter geliyor. Karakter merkezli bu yöntemin en büyük avantajının, evren yaratımına bir canlılık ve doğallık katması olduğunu düşünüyorum. Sınırların belirlenmesi değil, keşfedilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira harita üzerinde çizilen sınırlar gibidir zihinde kurgulanan anlatılar; onların doğallık ve geçerlilik kazanması için kâğıda dökülmeleri gerekir. Biz ise bu yöntemde kâğıttan hareket ediyoruz.
Bir sonraki bölümde spontane bir karakter oluşturacak; bu karakteri yola çıkaracak ve karakterimizin etkileşimlerinden bir evren bilgisi (lore) tertipleyeceğiz. Hikâye formatında olacak bu bölümü arada bir köşeli parantezlerle duraklatacak ve evren bilgilerini kaydedeceğiz.
1- Her Hikâye Yol ile Başlar
Uzun zamandan da uzun zaman önce,
Ay’ın düş gördüğü sütliman bir gece,
Dağlar alçacıktı, devler ise cüce…
Adam yola çıktı, bin merak pür neşe.
Adamın adı Laki’ydi. Yüzyıllar boyunca aynı kalmış, adeta kök salmış bir bataklık köyündendi. Bu köyde doğanlar, kutsal bir emirmiş gibi bütün ömürlerini bu köyde geçirirdi. Arada sırada bazı aykırı kimseler köyü terk edip yeni toprakları keşfetmek ister ve bir daha geri dönmezdi. Laki de bu maceraperestlerden biriydi. Bir akşamüzeri eski püskü heybesine yiyecek tıkıştırdı, matarasını göğsüne çaprazlama astı ve elinde eğri büğrü bir değnekle yola koyuldu.. Köyün hududuna kadar kendisini memnuniyetsiz bir ifadeyle süzen bakışlara aldırmadan yürüdü. Bataklığın güvenli yolu, çalı çırpı ve dikenlerle dolu bir patikaya dönüştü. Laki patika boyunca ilerledi ve bataklığın balçıklı toprağını ardında bıraktı. Gün boyu güneşin ısıttığı kuru topraklarda seyahat etti, ay yükselirken ise çorak bir tepeye tırmandı.
Tepeye tırmandığında soluğunu düzene sokmak için bir süre durdu. Günün yorgunluğu kaslarına iyiden iyiye yayılırken gece için başını sokabileceği bir yer aramalıydı. Başını kaldırıp tepenin öteki tarafına baktığında cevabını buldu. İleride, bir koruluğun kıyısında, harabe hâlde bir yapının karanlık silueti dikilmekteydi. Laki harabeye yöneldi, geceyi uygunsa burada geçirecekti.
Harabe, bir kuleden artakalan çember şeklinde dizilmiş düzgün ama aşınmış kaya bloklarıydı. Kulenin kalanına ne olduğu anlaşılamıyordu. Burada bir köşeye kıvrılabilir ve geceyi rüzgârdan ve av arayan gececillerden sakınarak geçirebilirdi. Sırtından çıkardığı yamalı tuniğini tortop ederek başının altına koydu ve gözlerini kapattı. Uyku ile uyanıklık arasında salınırken birden irkilerek gözlerini açtı. Birkaç adım ötesinde karanlık ve uzun bir figür dikiliyordu. Hemen toparlanmaya çalışsa da figür, asasıyla onun omzuna bastırdı ve yere çökmesini sağladı. Laki’nin gözleri karanlığa alıştığında karşısında orta yaşlı, iri yapılı, çalı gibi bir sakalı olan, başında büyükçe şapkasıyla bir adam gördü. Adam çatık kaşlarının altındaki donuk gözlerini Laki’ye dikmişti. Birkaç dakika boyunca süren sessizliği bozan, yabancı oldu: “Yolcu, eve izinsiz girdin. Ne aramaktasın?” Laki ne diyeceğini bilemese de bir cevap vermesi gerektiğini düşünerek ağzını açtı: “Ben burada uyumak istedim, hepsi bu.” Yabancı cümlesini tekrarladı: “Yolcu, eve izinsiz girdin. Ne aramaktasın?” Laki gözlerini kırpıştırdı ve yeni bir cevap üretti: “Burası sadece terk edilmiş bir harabe. Kimden izin alsaydım?” Yabancı adam Laki’ye doğru eğildi ve bu sefer çakmak çakmak gözlerini onunkilere dikti: “Ben henüz terk etmedim. Burası Faldekurt’un evi ve o, tekrar insanlara dönene dek ben nöbetteyim. İzin alacağın kişi benim. Faldekurt’un vekillerindenim. Şimdi diğer soruyu cevapla. Ne aramaktasın?” Laki boş bakışlarını adamın yüzünde uzunca gezdirdikten sonra tekrar konuştu: “Ben… bir şey aramıyorum. Sadece yola çıktım ve buradan geçiyordum.” Yabancı adam asasını geri çekti, pelerinini düzeltti ve Laki’nin yanına oturdu. Yabancı, hiçbir şey demeden gökyüzünü izlerken Laki ne olup bittiğini anlayamaz hâlde sadece yabancıya bakıyordu. Yabancı adam derinden gelen bir sesle anlatmaya başladı: “Keşke senin geldiğin gibi o da gelseydi. Keşke sen de Faldekurt’u tanısaydın, onu dinleyebilseydin. O zaman her şey farklı olurdu. O zaman harabelerde nöbet tutmak zorunda kalmazdım. Diyar diyar gezerdim, onun havadislerini aktarırdım ve mahzun bir nöbetçi değil, şanlı bir ulak olurdum. Heyhat, şimdi…”
[Bu noktada ilk köşeli parantezimizi açıp evren bilgisine ilişkin ilk notumuzu düşelim. Laki, bir kule harabesinde yabancı bir adamla rastlaşınca adam ona sorular yöneltiyor ve ardından kısa bir iç dökme monoloğuna başlıyor. Faldekurt’tan, onun birtakım havadisler getirdiğinden ve bir gün insanlara geri döneceğinden bahsediyor. Öyleyse ilk ‘role’umuzu yazalım:
Faldekurt, yedi yüzyıl önce ortaya çıkmıştı. Nereden geldiği bilinmeyen, ölçüsüz irfanı ve insanları etkisi altına alan derin sözleriyle garip bir adamdı. Her gittiği yerde insanlarla çabucak kaynaşır, onların sıkıntılarını çözmek için elini uzatır ve ardında birçok dost bırakarak dünyayı dolaşırdı. Yanına kimseyi yol arkadaşı olarak almazdı. Daima yalnızdı ve nereye gittiği meçhuldü. Anlatılanlara göre Zarayya adında bir kadını arıyordu. Kadını niçin aradığı ise bir başka bilinmezlikti. Zarayya’nın izini her diyarda süren Faldekurt; savaşların yıkımların, katliamların olduğu topraklardan geçti; düzenin korunduğu şehirlerde konakladı; yabanda yol aldı… Yıllar yılları kovaladı ve bir gün, bir tepenin eteğinde durdu ve oraya yerleşti. Bir kulübe inşa etti. Çevre yörelerden onu ziyarete gelenlere ders vermeye başladı. Öğrencileri arttı. Kulübesinin etrafına çadırlar kuruldu. Faldekurt burada kendi okulunu idare ediyordu. Bir gün geldi ve Faldekurt en yakın ve eski öğrencilerinden üçünü etrafına toplayarak onlara, gelecek çağlara dair birtakım havadisler verdi. Bu havadisleri saklamalarını, çok yakında uzaklara gideceğini ve bir gün döndüğünde onlara havadisleri soracağını söyledi. Havadisler hatırlandığı takdirde bu dünyanın gelecek çağlarını birlikte güzelleştirebileceklerdi. Ve Faldekurt bir günbatımında Zarayya için yeniden yola çıktı. Üç öğrencisi ise okulu yönetmeye çalışsa da diğerleri, Faldekurt’un yokluğunda dağıldılar. Üç öğrenci, Faldekurt’un kulübesinin yerine bir kule inşa ettiler ve aralarından birini kulede nöbetçi bırakan diğer ikisi, Faldekurt’un öğretilerini yaymak için ayrıldı. Nöbetçi, yıllarca burada kaldı. Her gündoğumunda kulenin tepesine çıkarak ufku gözlüyordu. Bir gün kuleye sığınan kaçak bir kadını himayesine aldı. Laki’nin karşılaştığı yabancı, nöbetçi ile kadının soyundan geliyordu. Kule zaman içinde yıkılmıştı ama nöbet devam ediyordu.
Evren bilgisine ilişkin ilk kısa notumuzu düştük. Faldekurt’un kim olduğu, misyonu, Zarayya’yı niçin aradığı, hangi dersleri verdiği ve havadislerinin ne olduğu, diğer iki öğrencisinin akıbetleri şu an için bilinmezliğini korusa da ilk tuğlaları böylece atmış olduk ve ileride bu kurguyu detaylandırdığımızda diğer kurgularla da bağlantısını kurabileceğiz.]
2- “Savaş Her Şeyin Babasıdır”
- Laki birkaç günlük yolculuktan sonra bir askeri kampa rastlar.
Laki bir çalının ardına gizlenmiş; manzarayı seyretmekteydi. Onlarca sancağın dalgalandığı, yüzlerce çadırın yükseldiği, sayısız askerin doldurduğu ova önünde uzanıyordu. Ufuk çizgisi boyunca yayılmış askerî kampı aşması için çevresinden dolanması ve birkaç gününü harcaması gerekecekti. Yönünü tayin etmeye çalışırken arkasından yaklaşan askeri duymamıştı bile. Zırhlı bir eldiven ensesini sıkıca kavrayınca iki elini yukarı kaldırdı ve vücuduna yayılan titremeyi bastıramayarak dönmeye yeltendi ancak asker buna izin vermedi.
“Bir daha deneme. Sana basit birkaç soru soracağım ve alacağım yanıtlara göre akıbetini belirleyeceğim. Şimdi… Yeşillerden misin siyahlardan mı?”
Laki tekrar bir sorguya çekildiği için rahatsızdı. Bu sefer, Faldekurt’un evindeki nöbetçiye verdiği cevaptan daha kısa bir cevap verdi: “Ben yolcuyum.” Asker Laki’nin ensesini iyice sıktı. Bir cevap daha beklediği açıktı. Laki ikiletmedi: “Ne yeşillerden ne de siyahlardanım. Lütfen efendim, beni…” O sırada başka bir ses yükseldi: “Lorthan, şu sefil herifi bırak. Hâline bak, üstündeki paçavrayla civar köylüsüne benziyor.” Asker, Laki’nin saçından kavrayarak yüzünü kendisine çevirdi. “Leş gibi kokuyorsun. Senden kurtulmak işime gelir ama şimdilik seni Çavuş Herbin’e bırakıyorum.” Laki dizlerinin üstünde döndü ve karşısında dikilen ve parlak zırhı içinde mağrur duran temiz yüzlü Herbin’e, yani kurtarıcısına baktı. Çavuş Herbin, belindeki kını düzeltti ve Laki’ye birkaç adım yaklaştı. Laki’yi tepeden tırnağa süzen buz mavisi gözlerde bir neşe parıltısı vardı ve bu, Laki’yi bir nebze rahatlattı: “Efendim, dediğim gibi, sadece bir yolcuyum. Bataklıktan geliyorum. Köyümden ayrıldım. Sadece… başıboş dolanıyordum. Sizi rahatsız etmek asla istemem.” Herbin kahkaha attı ve bir dizini kırıp Laki’nin hizasına eğildi: “Rahatsız edemezsin zaten. Bir muhbir olmadığına yemin edebilirim. Üzerinde silah olmadığı belli. Olsa da taşıyamazsın zaten, çok cılızsın. Heybende ne var? Fare ölüsü mü? Her neyse. Sana tavsiyem, birkaç gün bu topraklarda görünme. Kraliçenin düşmanlarına ceza kestiğimizde ve o yeşil saçmalığına son verdiğimizde dilediğin gibi dolaşırsın. İstersen köyüne dön ve Kraliçe Ferthwyn’in kalleş kardeşinin kellesini aldığını söyle. Birkaç gün önceden bunu sana söylüyorum. Bu iş bitecek.”
[Evren bilgisi için bize bir kapı daha aralandı. Şimdi ikinci kısa notumuzu düşme zamanı.
Kraliçe Ferthwyn, babasının ölümünden sonra sefahat âlemindeki kardeşinin tahta çıkmasına izin vermeyerek kendisi taç giymişti. Baskın karakteri, kraliyete yakışır görgüsü, eşsiz güzelliği ve kocası Lord Utkin’in gücü ve saygınlığıyla kısa sürede kendini kabul ettirmiş Ferthwyn, kardeşinin başkaldırması sonucu bir sefer düzenlemişti. Yasal olarak tahtın kendisine ait olduğu iddiasındaki prens, kız kardeşine karşılık güneydeki özerk beylikleri örgütlemiş; onlardan devşirdiği birliklerle payitahta yürümeye hazırlanmıştı. Prensin rengi yeşildi, zira güneyin sancaklarının ortak rengi yeşildi. Kraliçenin rengi ise siyahtı, çünkü kraliyet sancağında siyah zemin üzerine kondurulmuş gümüş bir hilal ve hilalin baktığı altın sarısı bir güneş bulunuyordu. Kraliçenin ana ordusu, Laki’nin denk geldiği ovada konuşlanmış ve kendilerine yaklaşan isyancı güçleri beklemekteydi. Muharebenin sonucu iç savaşı büyük ölçüde şekillendirecekti, bu ilk çarpışma olacaktı ama son olacağa benzemiyordu. Keza doğudaki komşu krallık, birkaç asırdır sükûnet içerisindeyse de bu fırsattan yararlanmak üzere prensi destekleyecek bir ordu topluyordu. Kraliçe ise komşularının niyeti aşikâr olana dek beklemeye ve o sırada kardeşini yenilgiye uğratarak bu krizi çözmeye niyetliydi.
Laki’nin denk geldiği bir ordugâhtan yola çıkarak bir krallığın mevcut durumunu betimledik ve bu lore’u da hanemize artı olarak kattık.]
3- Devlet İşleri Karışıktır…
- Laki, serbest kaldıktan sonra kraliçenin ordugâhının çevresinden, güvenli bir mesafeden dolaşır ve bir hana uğrar.
İçerisi ağır bir kokuyla doluydu. Tahta zemine dökülmüş biradan yayılan mayhoş koku, çevredeki tarlalardan gelmiş ırgatların ter kokusu ve ortamı duman altı etmiş tütün dumanı… Laki kalabalıktan sıyrılarak bir köşeye çekildi ve dikilmeye başladı. Masaların hepsi doluydu. Etrafta elinde bira kupalarıyla koşturan bir yeniyetme bir delikanlı kan ter içinde siparişleri yetiştirmeye çalışıyordu. Barda alımlı bir kadın siparişleri not alıyordu. Eğer cebinde birkaç bozukluk olsaydı Laki de bir şeyler içebilirdi. Kendisine dikkat eden kimse olmadığı için memnundu. Sadece böyle bir ortamı görmek istemişti. Dışarı çıkmak için kapıya yönelecekken yakındaki bir masadaki konuşmalar merakını çekti. Bir adam, kıllı bağrına yumruğunu bastırarak yüksek sesle konuşuyordu: “Kraliçemiz bu kadın düşkünü toy prensçiği lime lime edecek, görün bak! Kadınların eteklerinin altında emeklemeye benzemez bu devlet işleri, karışıktır. Kral Tipenth zamanında nasıldı ya? Bırak başkaldırmayı, kaşını kaldırdın mı zindana götürülürdün, ihtiyar katır gibi dayak yerdin. O öldü amma kraliçemiz boşluğunu hemencecik dolduruverdi.” Adam yüksek perdeden konuşurken yanındaki çelimsiz, uzun sakalı ağarmış bir başkası sözü devraldı: “Öyle, öyle… Lâkin bir pürüz var, demesem olmaz. O vezir var ya hani sivri sakallı, uzun bıyıklı olan... Ha buraya yazıyorum, kraliçenin arkasından iş çeviriyor. Doğudakilerle anlaşmıştır o hin herif! Kralımız öldüğü sırada odasında o varmış, öyle deniyor. Bence kralı da o öldürdü, bir kadehe bir damlacık billur zehir…” Üçüncü bir adam, ihtiyarın lafını kesti: “Yahu sen nereden bileceksin bre? Biz ne anlarız o işlerden. Bir de kendinden emin konuşuyorsun. Asmasınlar, dua et!” İhtiyar omuz silkip devam etti: “Assalar ne? Zaten yaşamışım yaşayacağımı. Nereden bildiğime gelince… Dedikodu deyin siz ama bizim oğlan şehre mal götürdüğünde pazarda hep bunlar konuşuluyormuş.” İlk baştaki coşkulu adam bu sefer düşünceli bir tavırla araya girdi: “Ya… Bunlar bize kadar düştüyse demek bir yerlerden duman çıkıyor. Kraliçemize yazık olmasa!”
[Laki’nin kulak misafiri olduğu bu lakırtıdan yola çıkarak siyasî bir kurgu oluşturabiliriz pekâlâ. Şöyle ki:
Vezir Halfingur’un içten pazarlıklı olduğuna yönelik dedikodular saraydan taşmış, payitahtın sokaklarında yankılanmış ve taşraya ulaşmıştı. Kraliçenin bu durumdan haberi vardı ancak buna ihtimal vermemekteydi. Keza Kral Tipenth, vezirine oldukça güvenmekteydi; zira 1. Sınır Muhafazası Harekâtı’nda birlikte at sürmüşler ve Tipenth’i menfur bir saldırıdan Halfingur kurtarmıştı. Kraliçe Ferthwyn de bu sebepten dolayı babasının sağ kolu olan vezirini kendi veziri olarak tayin etmişti. Şimdi ise isyancı prense karşı bir sefer düzenlenir ve doğudan bir saldırı beklenirken saraydaki bir grup soylu, Vezir Halfingur’a karşı komplo hazırlığındaydı. Payitahttaki güç dengeleri kapalı kapılar ardında; iç ve dış tehditler çerçevesinde şekilleniyordu. Vezirin sahip olduğu yegâne güç kendisine duyulan güven ve uzun yıllardır emrinde tuttuğu casusluk ağıydı. Kraliçe, kocasının komutasındaki orduya ve meşruiyetine güveniyordu. İsyancı prensin dayanağı ise kendisinden taraf olan güneyli beyler ve doğudan gelecek yardımdı.
Önceki bölümde değindiğimiz siyasî tabloyu daha da genişletip renklendirdik. Bu sefer iç siyasete ilişkin birkaç bilgi verdik ve ucu açık birkaç konuya (komplolar) değindik. Bu ucu açık konuları uzatarak kurgumuzu daha da derinleştirebiliriz.]
***
Üç bölümde, ejderhanın midesinden çıkmak yöntemiyle bir karakter üzerinden kurgusal bir evrenin küçük bir köşesindeki inanç, savaş ve siyaset konularına dair birtakım alt-kurgular ürettik. Bu tür küçük zincirleri birleştirerek bir bütün elde edebilir; büyük anlatıları hazırlayabilir ve kurgu sürecimizin ileri aşamalarında esaslı bir evren yaratabiliriz. Bir önceki yazımda bahsettiğim ve tercihim olduğunu belirttiğim yöntemi böylelikle somutlaştırdım.


