Evren Yaratımı, Peki Nasıl?

Robert Braithwaite Martineau (1826–1869), Kit’s Writing Lesson (1852), oil on canvas, 52.1 x 70.5 cm, The Tate Gallery (Presented by Mrs Phyllis Tillyard 1955), London. Photographic Rights © Tate 2016, CC-BY-NC-ND 3.0 (Unported), http://www.tate.org.uk/art/artworks/martineau-kits-writing-lesson-t00011

Evren Yaratımı, Peki Nasıl?

Celalettin "Kuzgunzâde" Durak▪25 Eylül 2026▪Edebiyat▪6 dk okuma

“(… ) Yol ikiye ayrılmıştı ormanda ve ben -

Daha az katedilmiş olanı seçtim,

Ve bütün ayrımı yaratan da buydu.”

-        Yol İkiye Ayrıldı, Robert Frost (Çeviren: Tuğrul Asi Balkar)

Yıllar önceydi, erken 2000’lerde, Yüzüklerin Efendisi üçlemesi Türk televizyonlarında birbiri ardına gösterilirken ekrana kilitlenmiş, huşu içerisinde izliyordum. O günlerde ve o yaşlarda ekildi tohum zihnime: Neden benim de kendi dünyam olmasın? Niçin bu gördüklerimin benzeri, hatta daha fazlası benim dünyamda da yer almasın? Neticede Kartacalı şairin de vurguladığı üzere: Ben bir insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı olamaz! Tolkien her ne kadar “düşlerimizin babası” olarak eşsiz zekâsı ve ilham saçan yaratıcılığıyla yüksek tahtında oturuyor olsa da bir insandı, hem de mezar taşına kendi dünyasındaki bir insan kahramanın adını (Beren) yazdıracak kadar insan. Öyleyse Tolkien’in mayasındaki bir şey benim mayamda da mevcuttu. Sadece bunu ortaya çıkarmalı, işleyebilmeli; bunun yol ve yordamını öğrenmeliydim. Peki nereden başlamalıydım?

Aradan yıllar ve ilave yıllar geçti, şimdi otuzlu yaşlarına adım atmaya hazırlanan, iş güç sahibi bir adamım. Dünya hayatının gerçekleri sert tokatlarıyla bana haddimi bildirdi mi? Asla. Hâlen kendi eserim olan bir dünyayı düşlüyor, kurguluyorum. Şimdi yaratım aşamasındaki yarı saydam dünyamda bir avare olarak değil, bilinçli bir şekilde dolaşıyorum. Ayağım henüz toprağa ve taşa temas edebilmiş değil, bulutların içinde yürür gibiyim. Düşledikçe ve düşlerimin üzerine düşündükçe zihnime ve bedenime yayılan o tatlı elektrik akımı ise sürüyor. Peki nereden başladım?

İki temel yöntem olduğunu düşünüyorum: Parçadan bütüne hareket etmek (özelden genele – tümevarım) ya da bütünden parçaya inmek (genelden özele – tümdengelim). Bu iki yöntemi kendimce adlandırdım: ejderhanın midesinden çıkmak & ejderhayı sürmek. Öncelikle benim tercih etmediğim yöntemden başlayayım, yani ikincisinden. 

Ejderha Binicisi

Ejderhayı Sürmek: Evren Yaratımında Tepeden İnmecilik

Bir ejderhanın sırtına atladığınızı düşünün. Kanatları çarşaf gibi genişçe açılan ve bir körük gibi katlanan, pullu bağrı alaz alaz yanan, devasa cüssesini havalandıracak kudrette kaslara sahip bir ejderhaya binmişsiniz ve göklerde dolaşıyorsunuz. Yeryüzünün bütün enginliğine ve hengâmesine kayıtsız; göğün fırtına yüklü sükûnetinde uçarken aşağısını seyrediyorsunuz: aşağıda olup bitenleri, savaşları, yıkımları, kıyımları; köyleri, şehirleri, devletleri; yeryüzünde nefes alıp veren her bir canlıyı ve dahasını… İşte evren yaratımında bu yöntemde de tepeden ve tanrısal bir bakışla her şeyi görürsünüz. Bütün anlatıya hâkimsinizdir. Her şey sizin kontrolünüz altındadır. Kurgulama sürecinde yegâne yetkili sizsinizdir: Evren bilgisi (lore) sizin tayin ettiğiniz ve biçimlendirdiğiniz kadardır – yahut çok az yoruma imkân vardır.

Siyaset, din, etik ve sair büyük anlatıları dilediğinizce şekillendirirsiniz, bunları adeta inşa edersiniz. Oturursunuz ve düşünürsünüz; yazarsınız ve ara verir tekrar düşünürsünüz; böylelikle nihâyetinde kâğıt üstünde yapboz tamamlanır. “Benim kurgusal dünyamda din ve inançlara ilişkin bilinenler ve bilinmeyenler şunlardır… Siyaset mekanizması şöyle işler… Medeniyetler şunlardır ve bünyelerinde şunları barındırır… İyi ve kötüye, doğru ve yanlışa, güzel ve çirkine dair meseleler de şöyledir…” Hepsini sıralarsınız ve eldeki veriler sizin dünyanızı ete kemiğe büründürür. Dünyanızda geçecek maceralar için her şey hazırdır. Siz, ilahî bir bakış açısıyla kendi evreninizi yoğurmuşsunuzdur.

Kurgu sürecinde maceradan önce dünyanız, evreniniz gelir. Dört başı mamur bir evrende ne olması gerekiyorsa hepsini incelikle kurgularsınız. Çerçeveyi çizmiş, içini doldurmuşsunuzdur; artık bu evrende macera başlatabilirsiniz; zira tablonuz canlanmak için hazırdır.

Ejderha

Fantasy World-Building: A Guide to Developing Mythic Worlds and Legendary Creatures (Dover Art Instruction) - Mark Nelson 

Ejderhanın Midesinden Çıkmak: Evren Yaratımında Dip Dalga

Düşünün: Yapış yapış bir hâlde, tükürük ve salya ile tepeden tırnağa ıslanmış olarak bir ejderha tarafından tükürülüyorsunuz. Ejderha sizi kusuyor. Öncesini, ejderhanın midesine nasıl indiğinizi, niçin ejderhanın sizi kusması gerektiğini hatırlamıyorsunuz. Sadece hayattasınız ve bilmediğiniz bir dünyadasınız. Ne yaparsınız? Eğer bir parçacık sağduyunuz varsa hemen oradan uzaklaşır ve talihinize gülerek kaçabildiğiniz kadar uzaklara kaçarsınız. Sonrasında ise bu bilmediğiniz dünyayı keşfetmeye girişirsiniz. Zaten ejderha tarafından öğütülmekten son anda talihin öğürtücü dokunuşuyla kurtulmuş ve dehşete düşmüş bir adam, bulunduğu dünya için yeni doğmuştur ve her şeyi keşfetmek, yani yaşamı ciğerlerine çekmek için karşı konulmaz bir istek duyuyordur.

Meramımı bir örnekle somutlaştırayım ki evren yaratımında/kurgusunda yeğlediğim bu yöntem daha iyi anlaşılsın: Alt sınıflardan bir karakteriniz var diyelim. Hatta bu kişi ipsiz sapsız, yeniyetme bir delikanlı. Bataklıktan hâllice verimsiz topraklara kurulmuş ve yüzyıllar boyunca unutulmuş köyünden çıkmak, kurtulmak istiyor. Bir gece çıkınını hazırlayıp evden kaçıyor ve dışarıdaki şaşaalı ve tehlikelerle dolup taşan dünyayı keşif sürecini başlatıyor. Önce bir manastırın harabesine denk geliyor, burayı incelemeye koyuluyor. Alın size evren kurgusunda bir aşama: O manastır hangi dinin, inancın bir mabediydi ve bu din/inanç nasıldı? Bu sorunun cevabını ister kurguya serpiştirilmiş “lore” kırıntılarıyla okuyucuda iştah açacak ancak onu doyurmayacak şekilde sunun isterse de karakterin karşısına bir kutsal emanet çıkararak uzun uzun açıklayın. Karakterimiz buradaki araştırmasını bitirdikten sonra küçük bir kasabaya -kendi köyünün en az yirmi katı büyüklüğünde- varıyor ve başını döndüren bu kasabayı sokak sokak geziyor. Orada kasabadaki politik yapıyı, toplumsal yaşamı ve birçok “ıvır zıvırı” betimlemeniz için birçok anlatı kapısı açılıyor size! Karakterimiz elbette buradaki yaşamı da ciğerlerini patlatacak kadar içine çekip yoluna devam ediyor ve voila – karşısına bir ordugâh çıkıyor. İşte askerî teknolojiler özelinde kurgusal dünyanızın teknik seviyesini, ufukta beliren savaşları, daha geniş bir politik atmosferi aktarmanız için bulunmaz fırsat. Böylelikle karakterinizin, hiçlikten gelen birinin gözüyle adım adım evren inşasına girişiyorsunuz.

Bu yöntemle -ki buna ister tümevarım ister özelden genele yaratım ister ejderhanın midesinden çıkmak deyin- tuvale bir tek figür çizdikten sonra onun etrafına bir manzara yerleştiren ressam oluyorsunuz. Ejderhanın midesinden çıkma düşüncesi bile insanı heyecanlandıran bir konsept olduğu için ve “gerçek yaşamda” hâlihazırda nasıl dünyayı adım adım keşfediyorsak kendi düşlerimizi de aynı şekilde keşfetmemize imkân tanıdığından sebep, ben işte böyle yazıyorum.

Hangi Yöntem Kimler İçin?

Kendi dünyasını yaratmaya niyet etmiş herkesin farklı usulleri olduğu malûm. Ben en temelde saptadığım iki yöntemden bahsettim. Bu alt başlıkta iki yöntemden hangisinin kimler için daha uygun olduğunu tartışacağım.

Bir metafor: Bir doğa yürüyüşüne çıkacaksınız. Önce ne yaparsınız? Eğer bir rota belirleyip uğrak noktalarınızı, karşılaşmak istediğiniz manzaraları, yanınızda kimleri istediğinizi kâğıt üstünde kararlaştırıyorsanız – yani sistematik çalışmaya yatkınsanız ejderhayı sürmek tam size göre. Beklentileriniz karşılık bulacaktır ve sürpriz payı her daim mevcuttur. Şayet kervan yolda düzülür ve hayatın sürprizlerine açık olmak gerek mantalitesinde, tamamen hazırlıksız – sadece ayakkabılarınızı giyip bir yürüyüşe çıkıyorsanız da ejderhanın midesinden çıkmışsınız demektir. Sürprizler, ihtimaller kadar çoktur.

Bir kurguda her ikisini de tercih edebilirsiniz: İsterseniz en ince ayrıntısına kadar tasarlayın, ardından olay örgüsünü iplik gibi dizin; isterseniz de her halükârda macera sizi içine çekecektir inancıyla kendinizi yola vurun ve yolun sizin önünüze getireceklerini peşinen kabul edin. Yine de unutmayın: Tanrı dahi dünyayı altı günde yaratmışken sizin kurgusal evreniniz tek seferde tam teşekküllü ortaya konmayacaktır. Düş gücünüzü yitirene kadar devam edecek bir süreçtir bu. Yeter ki içinizde masallar üreten çocuğun hevesini sürdürün. Sandman’in kesesinde taşıdığı ve saçıldığı vakit düş gördüren kumlarıyla oynamayı, kumdan kaleler yapmayı bırakmayın. Gerisi gelecektir.


Celalettin "Kuzgunzâde" Durak
Yazar

Celalettin "Kuzgunzâde" Durak

10 Ekim 1997'de Bursa'da doğdu. Bursa Uludağ Üniversitesi - Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunu. Yıllarca Ankara'ya özlem duyarak yaşadı, bir dönem Ankaralı oldu ve şimdi İstanbul'da yaşıyor. Posta dağıtıcılığından sosyal medya haberciliğine, editörlükten basın çalışanına uzanan geniş bir kariyer yelpazesinde sürüklendi. Romantizmin coşkulu bir savunucusu, fantastik edebiyatın şövalyesi, şiirin uç beyi. Vaktiyle kendisi hakkında dediği gibi: "Ben bir kurgu makinesiyim. Kablolarımda sihir cızırdıyor ve Kuzey Işıkları ile şarj oluyorum. Bana düşlerden, arzulardan ve korkulardan söz edildiğinde ise çalışmaya başlıyorum."