Vizyona girdiği dönemde gişede adeta çuvallayan The Thing, yıllar sonra adından sıkça söz ettiren ve korku sinemasının en önemli yapımlarından biri hâline geldi. Peki The Thing neyi bu kadar iyi ve farklı yaptı?
John Carpenter’ın 1982 tarihli filmi, Antarktika’da çalışan bir Amerikan ekibinin başına gelen felâketi konu alıyor. Soğuktan kaynaklanan teknik sorunlar nedeniyle dış dünyayla iletişim kurmakta zorlanan ekip, Norveç üssünden iki kişinin helikopterle bir köpeği onların üzerine kovalamasıyla tuhaf bir olayın içine sürükleniyor. Kovalamacanın ardından köpek Amerikan üssüne sığınıyor ve bu, felâketlerin başlangıcı oluyor. Sonradan köpeğin gerçek köpek olmadığını ve bir “Şey” tarafından ele geçirildiğini öğrenen ekip onu alt etmenin yollarını arıyor.

The Thing’in hikâyesi de pek tabii ilginç, fakat birkaç farklı korku unsurunu barındırması ve bunu bilim kurgu ile harmanlayıp ortaya bir “bilim-korku” çıkarması, filmin en şahsına münhasır taraflarından biri. Bu filmdeki korkumuz sadece bir hayalet, bir vampir veya katilden kaynaklanmıyor. Filmdeki ana düşmanımız “Şey” bir uzaylı, ancak filmde bizi korkutan ve geren sadece bu uzaylının varlığı değil, bilinmezliği ve ekipte yarattığı güvensizlik duygusu.
Başta ekibimiz bu yaratığı görüp korkuya ve telaşa kapılıyor. İlk göründüğü sahnenin gerçekten korkutucu olduğunu da söylemeliyim. Ancak korku bununla bitmiyor. Ortaya başka bir sorun çıkıyor. Bu “Şey”, canlıları hücresel düzeyde taklit etme yeteneğine sahip olduğundan, ekipteki insanları da taklit ediyor olabilir. Daha ilk andan itibaren bunu fark eden ekibin en kıdemli üyelerinden Blair, bu ihtimal üzerine kafa yormaya başlıyor. Blair’le başlayan bu süreç, onun giderek paranoyaklaşmasına ve sonunda diğer ekip üyelerinin de aynı paranoyaya sürüklenmesine neden oluyor. Neredeyse herkes birbirinden şüphelenmeye başlıyor ve yaratıkla başlayan korku, aynı zamanda bir “katil kim?” kurgusuna dönüşüyor.

Korkuyu bu kadar etkili kılan kısım da yaratığın kendisinden ziyade burada yatıyor. The Thing, seyirciye güvenebileceği bir karakter vermiyor. Ekipteki herhangi biri “Şey” tarafından ele geçirilmiş olabilir ve bunu anlamanın neredeyse hiçbir yolu yok. Çünkü bazı kurguların aksine, film seyirciye "Şey"in birini ele geçirdiği sekansları göstermiyor. Tabii ekiple birlikte gördüğümüz sahneler hariç. Yani bildiklerimiz, ekibin bildikleri ve gördükleriyle sınırlı. Bir karakterin normal davranması da bize onun hakkında kesin bir şey söylemiyor; çünkü "Şey" bire bir taklit gücüne sahip.
Filmin korku yöntemlerinden biri de body horror. Kendi zamanı için görüntüler ve efektler açısından döneminin ötesinde olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle yaratığın ortaya çıktığı ve insan bedenini korkunç biçimlerde dönüştürdüğü sahneler filmin en rahatsız edici anlarını oluşturuyor. İnsan bedeninin normalde alıştığımız biçiminden tamamen uzaklaşması, sahneleri sadece korkutucu olmaktan ziyade rahatsız edici hâle getiriyor. Bedenin farklı uzuvlarının birbirinden bağımsız şekilde hareket edebilmesi, garip şekiller alması izleyiciye alışık olmadığı bir görüntü sunuyor. Yani yaratığın dönüşümleri belirli bir forma da bağlı değil, "Şey" karşısındaki canlıyı taklit ederken onun bedenini istediği şekilde bozabiliyor. Bu kısmı kayda değer kılan bir diğer şey de bu sahnelerdeki efektlerin bilgisayar efektlerine yaslanmak yerine büyük ölçüde pratik efektler ve el emeğiyle hazırlanmış olması.

The Thing’in bilim kurgu tarafına da değinmek şart, zira bilim kurgu derken karşımızda sadece bilim kurgu kisvesine bürünmüş bir korku filmi yok. Belki çok sağlam bir bilimsel temele sahip değiliz, ancak hikâyeyi açıklayacak ve taşıyacak seviyede yeterli bilimsel öğe mevcut. Hikâyenin bilim kurgusu yalnızca uzaylı bir yaratıktan ibaret değil. Karakterler sürekli bilimsel yöntemlere başvuruyor. Kan testleri, mikroskop incelemeleri, bilgisayar hesaplamaları ve yaratığın biyolojik yapısı üzerine yapılan araştırmalar, filmin korkusunu bilimsel bir çerçeveye oturtuyor. Hatta ekip, "Şey"in binlerce yıl boyunca buzun altında kaldığını ve Norveçlilerin onu buzdan çıkarmaya çalışırken serbest kaldığını keşfediyor.
Bir diğer taraftan, her ne kadar ekip bilimi kullansa ve bilim bazı anlarda işlerini kolaylaştırsa da "Şey"i alt etmelerine tek başına yeterli olmuyor. Bilim onlara ipuçları veriyor; hatta kan testi sayesinde kimin ele geçirildiğini tespit etmeyi başarıyorlar. Ancak "Şey"i ortadan kaldırmanın yolu, onu fiziksel olarak tamamen yok etmekten geçiyor. “Tamamen”, çünkü Blair’ın yaptığı hesaplamalara göre yaratığın tek bir hücresinin bile hayatta kalması, yeniden çoğalması için yeterli olabilir.

Finale geçmeden önce biraz atmosferden de bahsetmek gerekiyor. Antarktika’nın uçsuz bucaksız ve ıssız ortamı, en başından beri seyircide bir izolasyon hissi yaratıyor. Dışarıda onları öldürebilecek bir soğuk, içerideyse kim olduğunu bilmedikleri bir yaratık var. Ennio Morricone’nin müzikleri de bu soğuk ve klostrofobik atmosferi ilk andan itibaren güzel bir şekilde besliyor.
Özellikle ilerleyen dakikalarda Blair’in delirmesi ve iletişim kurabilecekleri araçları da yok etmesiyle karakterlerimiz tamamen kendi başlarına kalıyor ve yardım isteyemez hâle geliyorlar. Bu nedenle karakterlerin kaçabilecekleri gerçek bir yer yok, tekinsiz bir atmosferin içinde kalıp savaşmak zorundalar. Bu izolasyon yalnızca bir mekândan ibaret değil, aynı zamanda filmin önemli korku unsurlarından biri hâline geliyor.
Üstelik bu izolasyon beraberinde paranoyayı da getiriyor. Normal şartlarda şüpheli bir durumda kaçıp yardım isteyebilecekken burada kalıp olayı çözmekten başka şansları yok. İçlerinden birinin "Şey" tarafından ele geçirilmiş olabileceği bir grupla birlikte hareket edip bir çözüm bulmak zorundalar. Böylece Antarktika, yalnızca soğuk ve tehlikeli bir coğrafya olmaktan çıkıp yaratığın da gelmesiyle karakterlerin birbirlerinden başka kimselerinin olmadığı kapalı bir hapishaneye dönüşmüş oluyor.

Filmin finali bize açık bir kapı bırakıyor. Birtakım olaylardan sonra tesisin patlamasıyla MacReady ve Childs, tamamen harap olmuş üssün yanında ateşin başında oturuyorlar. İkisi de birbirinden şüphelenmek için fazlasıyla sebebe sahip, fakat hangisinin "Şey" tarafından ele geçirildiğini kesin olarak bilmiyoruz. İkisinin de insan olma ihtimali de pekâlâ mümkün. Film bize bu sorunun cevabını vermek yerine, karakterleri belirsizliğin içinde bırakmayı tercih ediyor. Tabii bizi de öyle.
Bu belirsizlik filmin başından beri kurduğu korkuyu son ana kadar devam ettirmesini sağlıyor. "Şey"in tamamen yok edilip edilmediğinden emin olamıyoruz. İkisinden biri ele geçirilmişse, yaratık dünyaya yayılma fırsatı bulabilir, ikisi de insansa bile artık birbirlerine güvenebilecek durumda değiller ve birlikte ölmeleri muhtemel. Antarktika’nın soğuğu karşısında ikisinin de hayatta kalma ihtimali oldukça düşük. Dolayısıyla film, klasik bir korku filmindeki gibi “canavar yenildi ve herkes kurtuldu” ya da “canavar herkesi öldürdü” diye sona ermiyor. Tam tersine, cevabını vermeyerek korkuyu filmin son karesinin ötesine taşıyor ve bizi de filmin içindeki paranoyaya sürüklüyor.
The Thing elbette türünün ilk örneği değil. Ondan önce bilim kurgu ile korkuyu birleştiren pek çok iyi film de var. Ancak Carpenter’ın filmi, bu iki türün üzerine paranoya ve body horror unsurlarını da ekleyerek eşi benzeri zor bulunan bir yapım ortaya çıkarıyor. Yaratığın yalnızca insanları avlayan bir canavar değil, herhangi birinin yerine geçebilen ve kimliğini ortadan kaldırabilen bir organizma olması, filmi kendisinden önceki pek çok örnekten ayırıyor. The Thing, türünün başlangıcı olmasa da paranoyayı, çaresizliği ve bilinmezliği işleme biçimiyle “bilim-korku” sinemasının en önemli dönüm noktalarından ve zirvelerinden biri.


