Nosferatu: Sinemada Dehşet Mirası

NOSFERATU: SİNEMADA DEHŞET MİRASI

Celalettin "Kuzgunzâde" Durak17 Temmuz 2026Sinema4 dk okuma

1922 yılında, dışavurumcu Alman sinemasının önde gelen filmlerinden biri olarak çıkan, günümüze dek etkisini sürdüren ve hikâyesi Bram Stoker’ın Kont Drakula’sına dayanan “Nosferatu: Bir Korku Senfonisi”nden (Nosferatu, eine Symphonie des Grauens) bahsedeceğiz.

Siyah-beyaz, sessiz bir film ne kadar korkutucu olabilir? Günümüzün uç makyaj teknikleri, gelişmiş ses ve görüntü efektleri ile dozu artırılan korkuyu bu 1922 yapımı film izleyiciye nasıl aktarabilir? Eğer ekranda uzun boylu, çelimsiz, kelimenin tam anlamıyla fare suratlı ve upuzun, kemikli elleriyle Nosferatu belirdiyse korkmanız kaçınılmazdır. Nosferatu, beyaz perdedeki bu ilk temsilinde, müthiş derecede grotesk bir karakterdir: Çarpık fizyonomisi, saklı ve kadim kimliği, beraberinde taşıdığı dehşet, sahip olduğu meşum kudret…

Nosferatu, eine Symphonie des Grauens (1922)


 Almanya’da -birkaç öncü film haricinde- 1919’da başlayan dışavurumcu sinema furyası; Alman sinemacıların dinî, siyasî, toplumsal otoritelere başkaldırma aracı olmuştur. 1. Dünya Savaşı’nın hemen akabinde Alman toplumunun doruklardaki bunalımını dışa vurmak amacıyla çift karakterli/dissosiyatif insanlar, deliler/akıl hastaları, çılgın bilimadamları, vampirler devreye girmiştir. Düzene ve yerleşik kaidelere (müesses nizama) karşı çıkış; sinemada ölçüm kurallarını, klasik yöntemlerini ve simetriyi de alaşağı etmiştir. Dekorların çarpıtılması, gölgenin kullanımı, oyuncuların jest ve mimikleriyle bütünleşen vurgulu ve kontrasta dayalı makyajlar... Alman dışavurumcu sinemanın (bir diğer adıyla “Caligarizm” – ki Dr. Caligari’nin Muayenehanesi filmine atfen bu adla anılır) tüm bu karakteristik özelliklerini Nosferatu’da da görmemiz mümkün.

Nosferatu, beyazperdedeki ilk temsilinde üstte saydığımız tarihsel ve maddî koşullara paralel olarak döneminin ürünüdür ve kült olarak anılmayı hak edecek bir yankı uyandırmış; mirasını gelecek kuşaklara ve sinemanın ilerleyen aşamalarına da taşımıştır.

Aradan yıllar geçtiğinde ve 1979’a geldiğimizde, Nosferatu tekrar dirildi ve Werner Herzog’un yönetmenliğinde “Nosferatu – Phantom der Nacht” beyaz perdede sunuldu. Bu yapımda, Herzog’un gözde aktörü Klaus Kinski’yi Nosferatu rolünde izliyoruz ve doğrusu, orijinaline sadık bir Nosferatu imajının yanında Kinski’nin melankolik yüzü de bir artı puan oluyor. Bu sefer bahsettiğimiz, siyah-beyaz ve sessiz bir film değil. İkinci yarısında, yani Nosferatu’nun şehre gelişiyle beraber veba salgınının patlak vermesinden sonra, özellikle “vebanın ve kaçınılmaz ölümün karnaval havasında kutlandığı” sahneler sorgulanamaz bir görsel şölen sunuyor bize. Herzog’un uyarlaması, 1922 yapımı orijinal Nosferatu’ya sadık kalmakla birlikte bilhassa karakter adlarındaki farklılıklarla ayrışıyor. Herzog, karakter adlandırmasında 1922 yapımı filme değil, filmin temellendiği Bram Stoker’ın Dracula’sına sadık kalıyor. Şöyle ki:

Kont Orlok (1922) = Kont Dracula (1979)
Knock (1922) = Renfield (1979)
Thomas Hutter (1922) = Jonathan Harker (1979)
Ellen Hutter (1922) = Lucy Harker (1979)
Albin von Franz (1922) = Van Helsing (1979)

Nosferatu: Phantom der Nacht (1979)


Ayrıca salt tehditkâr ve kötücül bir Nosferatu değil, yer yer çaresiz ve daima melankolik bir Nosferatu (Dracula) var karşımızda. 1922 yapımındaki son sahne vahşi, cansız ve duygusuz iken 1979’daki ise “soft romantik” bir temaya sahip.

“Zaman bir uçurumdur. Binlerce gece kadar derin… Asırlar gelir ve geçer. Yaşlanmamak korkunç. Ölüm en beteri değil. Asırlara katlanmayı, her gün aynı anlamsızlıkları tecrübe etmeyi hayâl edebiliyor musun?” (- Kont Drakula)

Nosferatu’nun son halkası olan 2024 yapımı, Robert Eggers uyarlaması ise orijinal Nosferatu’yu pekiştiren ve derinleştiren bir senaryoya sahip. 1922 yapımı filmdeki havada kalmış ve yeterince açıklanmamış kimi noktalar, özgürce ele alınmış ve yorumlanmış. Spoiler’e girmeden söyleyebiliriz ki Knock’un Orlok’a niçin bağlı olduğu, Çingenelerin ritüeli, Ellen’in Nosferatu ile kurduğu özel bağ ve “Paracelsusçu doktorun” kimliği gibi bazı düğümler böylelikle çözülmüş. Filmdeki okült atıflar, modern dünya ile antik gizlerin zıtlığını bizlere göstermekte.

“Bu dünyada, Isaac Newton’ın anasının rahmine geri dönmesini sağlayacak şeyler gördüm. Bilimin gaz hâlindeki ışığı tarafından kör edildiğimiz kadar aydınlanmış değiliz. Şeytanla, Yakub’un Penuel’de melekle güreştiği gibi güreştim ve size şunu söylüyorum: Karanlığı ehlileştirmek istiyorsak önce onun var olduğu gerçeğiyle yüzleşmeliyiz.”

“Pagan dönemlerde İsis’in yüce rahibesi olabilirdin. Ancak, bu garip ve modern dünyada, amacın daha büyük bir değere sahip.” (- Profesör Albin Eberhart von Franz)

Ayrıyeten, Kont Orlok’un Doğu Avrupalı kimliği de aksan ve giyim kuşamla, hatta saç tıraşıyla ikonik bir görünüme kavuşmakta. Nosferatu, 1922’de duygusuz ve haris bir karakterken 1979’da melankolik bir ruh hâline büründürülmüş; 2024’te ise şehvet ve arzuyla donatılarak daha bir “insan” kılınmış. Kronolojik olarak üç filme baktığımızda bu “insancıllaşma” serüveninin kişilikten ayrı olarak dış görünüme yansıdığını da pekâlâ görebiliyoruz.

Nosferatu (2024)

Bram Stoker’ın kült eseri daha uzun yıllar sinemada kendine yer bulacak ve görünen o ki Drakula’nın “Nosferatu” hüviyeti de öyle. Belki de bir sonraki uyarlamada Nosferatu’yu daha da insanî bulacağız, kim bilir?


Celalettin "Kuzgunzâde" Durak
Yazar

Celalettin "Kuzgunzâde" Durak

10 Ekim 1997'de Bursa'da doğdu. Bursa Uludağ Üniversitesi - Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunu. Yıllarca Ankara'ya özlem duyarak yaşadı, bir dönem Ankaralı oldu ve şimdi İstanbul'da yaşıyor. Posta dağıtıcılığından sosyal medya haberciliğine, editörlükten basın çalışanına uzanan geniş bir kariyer yelpazesinde sürüklendi. Romantizmin coşkulu bir savunucusu, fantastik edebiyatın şövalyesi, şiirin uç beyi. Vaktiyle kendisi hakkında dediği gibi: "Ben bir kurgu makinesiyim. Kablolarımda sihir cızırdıyor ve Kuzey Işıkları ile şarj oluyorum. Bana düşlerden, arzulardan ve korkulardan söz edildiğinde ise çalışmaya başlıyorum."