Hayatımın bir döneminde çokça anime tüketmiş olsam da, son beş yılda izlediğim anime sayısı ikiyi geçmemiştir. Bunun bir nedeni kendi isteksizliğim fakat daha da önemlisi anime sektörünün kalitesizleşmesi. Bu tabii ki kişisel zevkle de ilgili, fakat son yıllarda sadece anime değil, manga sektöründe de düzgün serilerin hayli azaldığı bir gerçek. Fan service, komedi, romantizm ve birbirinin kopyası hâline gelmiş shounen serileri arasında farklı bir şey bulmak giderek zorlaşıyor. Nippon Sangoku ise bu döngüyü kırarak, uzun zamandır monotonlaşan anime sektörüne benim açımdan taze bir soluk getiriyor.

Nippon Sangoku, iç savaşlar, felâketler ve bunların ardından yaşanan teknolojik çöküş nedeniyle gerileyen bir Japonya’da geçiyor. Japonya’nın ana karası artık üç ayrı devlete bölünmüş durumdadır: Yamato, Buo ve Seii. Ve bu devletlerin her biri birbiriyle mücadele hâlindedir. Üstelik tek sorun devletler arasındaki çatışmalar değil, yolsuzluk ve toplumsal çöküş de ülkenin her tarafına yayılmış durumdadır. Ana karakterimiz Aoteru, bu devletlerden biri olan Yamato’nun Ehime bölgesindeki bir köyde yaşayan gençtir. Onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliği ise zekâsıdır. Başından geçen trajik bir olayın ardından, başlangıçta istemese de ülkesinin geleceği için harekete geçmeye karar verir. Bunun üzerine yola çıkarak başkent Osaka’ya ulaşan Aoteru, kendisiyle benzer idealleri paylaşan, soylu bir aileden gelen genç bir kılıç ustası olan Yoshitsune ile tanışır. Böylece ikilinin hem kendi kaderlerini hem de ülkelerinin geleceğini değiştirecek yolculuğu başlar.
İncelemenin devamına geçmeden önce bunun bir anime incelemesi olduğunu, dolayısıyla sadece animeyi kapsadığını ve anime üzerinden değerlendireceğimi hatırlatmak isterim. Tabii ki birkaç noktada mangayla kıyaslama yapacağım.

Yeni bir “Eski Dünya”:
Nippon Sangoku, benzerini çok sık görmediğimiz bir dünya sunuyor bize. Olaylar yakın gelecekte, medeniyetin büyük ölçüde çöktüğü bir Japonya’da geçiyor. Arka planda yer yer modern dünyadan kalma yüksek binalar görsek de insanların yaşam tarzından kullanılan silahlara, askerî teçhizattan kıyafetlere kadar pek çok şey bize eski Japonya’yı hatırlatıyor. Bunun nedeniyse büyük çöküşün ardından teknolojinin erken Meiji dönemi seviyesine gerilemiş olması.

Özellikle Yamato ve Seii topraklarında bu durum kendisini kıyafetlerde belirgin şekilde gösteriyor. Halkın giyiminde modern günlük kıyafetler, fakat yetkili karakterlerin büyük bölümü, Meiji dönemini andıran kıyafetler giyiyor. Askeri üniformalar ve kullanılan silahlar da moderniteden uzak. Anime itibariyle Buo imparatorluğuna dair pek bir şey göremiyoruz. Ancak son bölümde göründüğü kadarıyla Buo'nun estetiği diğerlerinden daha farklı. Devlet yetkililerinin bulunduğu ortamlar, mimari ve özellikle giyim tarzları, Buo'nun diğer devletlerden daha modern bir görünüme sahip olduğunu gösteriyor. Seii ve Yamato’nun yanında Buo’nun farklı bir görsellikle çıkması çeşitlilik katan güzel bir detay bence.
Nihayetinde Nippon Sangoku, modern dünyanın kalıntıları üzerinde kurulmuş, fakat moderniteden büyük ölçüde yoksun bir evren sunuyor.

Herkesin Hikâyesi:
Nippon Sangoku’ya başlarken bir karakter hikâyesi ya da karakter gelişimi çok beklememeniz gerek. Aslında hikâyenin başlangıcı itibarıyla Aoteru’nun yolculuğu söz konusu ve nitekim onun gelişimini de seyrediyoruz, fakat bu süreç biraz oldu bittiyle ilerliyor. Bunu bir kenara bırakırsak, hikâye genel itibarıyla karakter odaklı değil, olay odaklı ilerliyor. Savaşlar, siyasi gelişmeler ve üç devlet arasındaki mücadele, karakterlerin kişisel hikâyelerinin önüne geçiyor.

Buna rağmen, bu benim için negatif bir durum değil. Karakter odaklı bir yapıya sahip olmamasına rağmen, seri birbirinden farklı ve akılda kalıcı karakterler yaratmayı başarıyor. Özellikle Aoteru’nun birçok serinin aksine fiziksel gücü yerine zekâsı ve bilgisiyle ilerleyen bir protagonist olması dikkat çekici. Bu tarz seriler yok değil, fakat uzun zamandır hem az görüyoruz hem de o azın arasında kalitelisi daha da az. Aoteru karşılaştığı sorunları kol gücüyle değil, bilgisi, stratejisi ve hitabet yeteneğiyle çözmeye çalışıyor. Yani yer yer, birçoğumuzun ilk animesi olan Death Note’daki gibi akıl oyunları izliyoruz. Bunun yanında yan karakterlerin de kendilerine özgü tasarımları ve karakteristik özellikleri bulunuyor. Karakterler derinlemesine işlenmese de hepsinin akılda kalıcı şekilde yazıldığını söyleyebilirim.

Farklı Bir Görsellik ve Atmosfer:
İlk bölümü izlediğimde görselliği biraz garipsemiştim. Açıkçası bana hitap etmeyen bir tarza sahipti ya da en azından ilk izlenimim öyleydi. Fakat seriyi bitirdiğimde ve özellikle ilk bölümden sonraki süreçte bu durum gözüme batmamaya başladı. Alıştım diyebiliriz belki. Sonuç olarak animeye başlarken hissettiğim rahatsızlık, seriyi bitirdiğimde tamamen ortadan kalkmıştı. Çizim tarzını ise genel olarak güzel buldum, özellikle karakter tasarımları hayli hoşuma gitti. Aoteru, Yoshitsune ve diğer birçok karakter kendilerine özgü bir aura yansıtıyor.

Serinin görsel dünyasında siyah ve beyazın ağırlıklı kullanılması da atmosferi güzelleştiren bir tercih. Arka planlarda ise eski Japonya'yı andıran yapılarla modern dünyanın kalıntılarının bir arada bulunması, serinin dünyasını görsel açıdan destekliyor. Genel anlamda çok büyük bir animasyon gösterisiyle karşılaşmıyoruz, nitekim “müthiş” savaş sahneleri de yok fakat seri kesinlikle kendine has bir görsel tarza sahip.
Atmosfer hakkında da konuşmam gerekiyor. Ben genel olarak animelerde komedi türünü seven biri değilim. Filmlerde ve dizilerde de komediyi nadiren tercih ederim. O yüzden ciddiyetle başlayan bir serinin mizah unsurları barındırması başta canımı sıktı. Mangayı okumamış olsam da, göz attığım ve arkadaşımdan duyduğum kadarıyla ufak mizah unsurları barındırsa da manga oldukça ciddi bir yapıya sahip. Anime ise mangada bulunan komedi unsurlarını daha görünür hâle getirerek özellikle ilk birkaç bölümde bunları sık sık kullanıyor. Bu benim için rahatsız ediciydi, fakat ona da zamanla alıştım. Zaten özellikle üçüncü ve dördüncü bölümlerden sonra bu sahnelerin belirgin şekilde azalmasıyla serinin ciddi atmosferi daha fazla ön plana çıkıyor.

Müziklere gelince, muazzam bir iş bulduğumu söyleyemem. Fakat seriyi yeni bitirmiş biri olarak birkaç parça aklımda yer edindi. Bu açıdan bakınca müziklerin en azından kesinlikle ortalamanın üzerinde bir iş çıkardığını düşünüyorum. Zaten bestecisi aynı zamanda Made in Abyss’in bestecisi Kevin Penkin’miş, o yüzden şaşırmamak gerek.
Son olarak, Nippon Sangoku’yu izlerken zaman zaman Golden Kamuy izliyormuş gibi hissettim. Bu tamamen kişisel bir şey de olabilir, ama iki seri arasında özellikle atmosfer açısından ortak bir hava hissettim. Eski Japonya'nın görsel dünyası, araya serpiştirilen mizah ve karakterlerin kendine özgü tasarımları da destekleyici unsurlar.

Sonuç:
Nippon Sangoku, kaliteli işlerin azaldığı bir dönemde güzel bir iş olmuş. Diğer seriler belli bir kitle tarafından rağbet görse de, birbirine benzer seriler sürekli çıkıp dursa da, Nippon Sangoku’nun beğenilmesi ve ikinci sezonunun da duyurulması, insanların böyle işlere aç olduğunu gösteriyor. Belki bundan sonra sektör biraz daha iyiye doğru gider.
Tarihi, savaş ve entrika hikâyelerini seviyorsanız Nippon Sangoku bu yıl kaçırmamanız gereken bir seri.

“Asıl korkmamız gereken ölüm değil, bize verilen bu hayatı doğru kullanamamaktır.”
— Mitsuhide Ryumon


