Neden Bay Anderson, Neden FRP?

NEDEN BAY ANDERSON, NEDEN FRP?

Yıllar önceydi, 28 yıllık yaşamımın en masum ve bilgisiz çağında, ilkokul sıralarındaydım. Sınıf arkadaşlarımdan birisi Mustafa’ydı. Sessiz, kendi hâlinde, nahif bir çocuktu. Ona dair hatırlayabildiklerim bunlardan ibaret değil sadece. Böyle bir yazı için kolları sıvadığımda, daha doğrusu rol yapma oyunlarına dair o belleğimde canlanan o ilk/arkaik heyecanı düşündüğümde aklıma ister istemez Mustafa da geliyor. Çünkü onun yaptığı bir nevi GM’likti (Game Master). Peki ne yapmıştı Mustafa?

Birkaç arkadaş arka sıraya geçerdik ve Mustafa’yı dinlemeye başlardık. Mustafa bir elinin işaret ve orta parmağını bir adamın iki bacağı gibi kullanırdı; bizim karakterimiz işte o olurdu. Diğer elini de devasa bir örümcek şekline getirir ve kahramanımızla bu örümceği savaştırırdı. Bize ne yapacağımızı, hangi kararı alacağımızı, yol ayrımlarından hangisini seçeceğimizi sorardı. (Bütün her şeyin temelinde bu iki basit sorunun yer aldığını ve en müthiş maceraların da bu iki basit soru sayesinde ortaya çıktığını dehşetle fark etmiştim: “Ne yapacaksın?”-“Hangisini seçeceksin”) Hiçbir rol yapma sistemine bağlı olmadan, zar kullanmadan, önceden hazırlanmış senaryolara dayanmadan oynanan oldukça ilkel bir rol yapma oyunuydu bu. Ben böyle değerlendiriyorum. Bu değerlendirmem rol yapma oyunlarına ilişkin ilgimi kronolojik olarak eskilere götürme arzusundan ileri gelmiyor. Düşünüyorum: Mustafa’nın o dönemde lise çağında bir abisi vardı ve büyük ihtimalle abisi RYO’dan (rol yapma oyunu) haberdardı ve Mustafa da ona öykünüyordu. Yeniyetmelik heyecanımı hatırlıyorum, durumu güzel kılan da bu bence. Bilgisayara erişimim olmayan bir yaşta, ben, Mustafa sayesinde rol yapma oyunuyla tanışmıştım.

Peki neydi hâlâ daha bir FRP oturumunda beni öylesine heyecanlandıran ve çocuklaştıran bu fenomen? Çeşitli sanat ve oyun kuramlarına, estetik anlayışlara referans vermeksizin yalnızca kişisel deneyimlerimi merkeze alarak nereye varabilirim? İnternette, ergenlik dönemimde yapabileceğim en sağlıklı şeyi yapmıştım: Bir forum FRP’de birkaç karakter oluşturmuş ve onların hikâyelerini kurgulamıştım. Kendi benliğimden izler taşıyan ancak özlemleri, tutkuları, hedefleri, motivasyonları benimkilerden ayrılan karakterlere ilişkin hikâyelerdi hepsi. Kâh çeşitli komploların kıyısında ve Minas Tirith’in salonlarında gezinen, centilmen bir saray şairi oluyordum kâh Lothlorien Hanımı’nın muhafız birliğinin başındaki genç ve hülyalı elf savaşçısı oluyordum… Aradan yıllar geçtiğinde ise bu sefer bambaşka biriydim: Bir asır önce, kendilerine Voyvodîler diyen bir çete tarafından pusuya düşürülmüş ve sonra imdadına yetişen kıdemli bir vampir tarafından dönüştürülmüş bir İttihatçıydım. İçinde bulunduğum maddî, tarihsel ve organik gerçekliği fantastik öğelerle birleştiriyor ve ortaya yepyeni bir ben çıkarıyordum – ki bu ben, birlikte rol yaptığım kişilerce paylaştığımız kolektif düşlemde var oluyordu. Bunun en güzel yanı nedir biliyor musunuz: Bu, bireysel bir düş kurma seansı değildi; bu, bir düş ortakçılığıydı. Düşlerin bereketi böyle artıyordu işte. Çeşitli uzlaşılar ve etkileşimler sayesinde, birlikte düş kurarak ve o düşü sürdürerek...

Biz insanlar, hele bu çağda ve bu dünyada, çokça yalnız hissederiz, değil mi? Bir yazar için hikâyeler, romanlar, senaryolar, kurgular kaleme almak bu yalnızlığı katlanılabilir kılar. Fakat yine de yalnızlık kalır. Çünkü yazarken tek başınasınızdır. Kafanızın içinde valsa kalkan, birbirine kıyan, sevişen, komplo kuran; velhâsıl dışarıda ne varsa hepsini kafanızın içinde de harfiyen yapan karakterler sizi oyalar ancak yalnızlığınızı dindirmez. Oysa ister masaüstü rol yapma oyunu olsun, ister bilgisayara aktarılmış rol yapma oyunları olsun, ister forum kültüründen ilerleyenler olsun; tüm RYO’lar imece usulü düş kurma faaliyetleridir. Başkasını inandıramayacağın diyarlarda seninle maceraya atılan birilerinin olması pek hoş doğrusu.

Rol yapma oyunlarının terapi sayılacak bir etkinlik olduğu görüşüne de katılıyorum. Arzu ve korku adı verilen, bilinçaltımızın iki yırtıcısını serbest bırakabileceğimiz bir alan tanır RYO’lar. Bu sebeptendir ki duygulanımlarımızı ve güdülerimizi, karakterlerimizin seçimlerinde ve eylemlerinde sınayabiliriz. Yeter ki karakterimizin ait olduğu evrende etik yükümlülükler altında olduğunu özümseyelim. Paralel evrenlerdeki varoluşumuza bu dünyada temsil imkânı sağlayacak bir aracıdan, ontolojik ve etik bir kopyalayıcıdan bahsediyorum. Ak sakallı Çin bilgesinin dilemmasını bilirsiniz: “Rüyâsında kelebek olduğunu gören bir insan mıyım yoksa rüyasında insan olduğunu gören bir kelebek miyim?” Peki ya modern dünyada, RYO için şunu diyebilir miyiz: Paralel/Mümkün evrenlerden birinde rolünü üstlendiğim karakter miyim yoksa o karakterin bu evrendeki yansıması mıyım? Her halükârda bir benlik kesişimi mevcuttur.

Ve bir FRP oturumunun sonunda, son macera faslının son zarları masanın üstüne saçıldığında ve zafer yahut yenilgi, başarı ya da başarısızlık gittikçe yavaşlayarak dönen zarlara bağlı olduğunda… “Neden” sorusuna karşılık şunu diyebileceğim: Çünkü bu benim seçimim.


Celalettin "Kuzgunzâde" Durak
Yazar

Celalettin "Kuzgunzâde" Durak

10 Ekim 1997'de Bursa'da doğdu. Bursa Uludağ Üniversitesi - Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunu. Yıllarca Ankara'ya özlem duyarak yaşadı, bir dönem Ankaralı oldu ve şimdi İstanbul'da yaşıyor. Posta dağıtıcılığından sosyal medya haberciliğine, editörlükten basın çalışanına uzanan geniş bir kariyer yelpazesinde sürüklendi. Romantizmin coşkulu bir savunucusu, fantastik edebiyatın şövalyesi, şiirin uç beyi. Vaktiyle kendisi hakkında dediği gibi: "Ben bir kurgu makinesiyim. Kablolarımda sihir cızırdıyor ve Kuzey Işıkları ile şarj oluyorum. Bana düşlerden, arzulardan ve korkulardan söz edildiğinde ise çalışmaya başlıyorum."