Hawkmoon Destanı: Moorcock'un Ezeli Şampiyonu!

HAWKMOON DESTANI: MOORCOCK'UN EZELİ ŞAMPİYONU!

Celalettin "Kuzgunzâde" Durak3 Ağustos 2026Edebiyat11 dk okuma

Michael Moorcock söz konusu olduğunda fantastik edebiyatla öyle ya da böyle ilgilenmiş hemen herkesin aklına ilk olarak Melnibonéli Elric serisi (bknz. Melniboné’nin Son İmparatorunun Tarihçeleri) gelir. Kadim bir medeniyetin son temsilcisi, daima melankolik, kara yazgısıyla mücadele eden, rock yıldızı tarzında ve albino bir karakterdir bahsedilen. Elric, aslında Moorcock’un çoklu evrenlerinden (bknz. the Multiverse) birindeki “ezeli şampiyon”dur ve her seçilmiş şampiyon gibi maceradan maceraya atılır. Ancak bu yazıda Elric’i işlemeyeceğiz – o, başka bir yazının yahut yazı dizisinin potansiyel konusu olarak beklemelidir. Moorcock’un başka bir ezeli şampiyonunu, Dorian Hawkmoon von Köln’ü konu edineceğiz.

(1.) Tanıtım

Moorcock’un Hawkmoon Destanı’nın (diğer bir adıyla Rünlü Asa’nın Tarihçesi) başkahramanı Köln’ün son efendisi, Hawkmoon soyundan Dorian’dır. “Trajik Binyıl” şeklinde anılan bir çağın ardından dünyamız -evet, bildiğimiz, yani üzerinde yaşadığımız o sevimli ve bahtsız mavi, yeşil küremiz- bayağı değişmiştir. Trajik Binyıl’da ne olmuştur diye sorarsanız, bu konu muğlak. Belki de öyle olması en makbulüdür. Zira dünyayı kökünden değiştiren ve bin yıl süren olaylar, dönemler, yıkımlar halkasının nihâyetinde dünya bozuma uğramıştır ve artık bu yeni dünyanın sakinleri o “antik” dünyayı sadece birbirinden kopuk söylence kırıntılarından bilmektedir. Hawkmoon serisinde anlatılanlar, bu bakımdan post-apokaliptik bir dünyada vuku bulmaktadır. Bozuma uğramak dedik… Öyle ki bunu en çok şehir, ülke ve hatta kıta isimlerde görmekteyiz. Örneğin; Paris “Parye”, Moskova “Muskovia”, Büyük Britanya (Great Britain) “Granbretan”, İskandinavya “Scandia” ve koskoca Amerika kıtası ise “efsanevi Amarehk” olmuştur.

Michael Moorcock, 1994’te Hawkmoon için yazdığı önsözde seriyi oluşturan dört kitabın “altmışların ortasında ve hızla yazıldığını ve popüler eğlendirme amacı güttüğünü” belirtmiştir. Yazar, kurguya dair şu açıklamayı yapmıştır: “O günlere özgü aşırı milliyetçilikle bilinçli bir şekilde uyuşmazlık içinde olan bir ruh haliyle, kahraman olarak bir Alman’ı ve kötü adamlar olarak da İngilizleri seçmiştim. Okuyucular, the Beatles ya da ünlü politikacılar gibi dönemin kişiliklerine dair birtakım imalara zaman zaman rastlayacaklar.” [Bu noktada belirtmem gerekir ki bu yazıda yapılan alıntıların hepsi Altıkırkbeş Yayın’ın baskısındandır. Bu kısmın sonunda Hawkmoon Destanı’nı oluşturan dört kitabın künyesini bulacaksınız.]

Rünlü Asa'nın Tarihçesi Dünyası


Hawkmoon Destanı’nda olayların geçtiği esas bölge Avrupa’dır. Kara İmparatorluk olarak da adlandırılan Granbretan’ın hükmü Avrupa’da ve hatta Orta Doğu’da hızla ilerlemektedir. Karşılarına çıkan ülkeleri, medeniyetleri ve halkları ezip geçen bu korkunç imparatorluğun başında da “Ölümsüz İmparator-Kral 18. Huon” bulunmaktadır. Huon, iki bin yaşında ve ana rahmine benzeyen, sütbeyazı bir sıvıyı barındıran taht küresinin içinde embriyon görünümdeki bir ihtiyardır. Beş yüz soylu Granbretan hanesine ve her biri bir hayvan yahut böcekle özdeşleşmiş birlik ve lejyonlara hükmetmekte; emrindeki iki milyon savaşçıyla dünyayı fethetmeyi arzulamaktadır. Kara İmparatorluk Granbretan, tam anlamıyla grotesk, delilikle haşır neşir, gayrı insani özellikler taşıyan, lânetli olduğuna inanılan bir medeniyettir. Onlar insandır ama insanlıktan pek de nasipleri oldukları söylenemez. Hatta belki de insanlıklarını aşma muradına ermek için onlar da bozuma uğramıştır diyebiliriz. Motivasyonları ise seri boyunca kimi karakterlerin ağzından bizlere aktarılıyor. Misal, üçüncü kitabın henüz başlarında, Huon’un sağ kolu ve Sussex Kontu Shenegar Trott şöyle demekte: “Bizler bilginin, gerçeğin ve sebeplerin peşindeyiz. Avrupa’nın savaş halindeki tüm eyaletlerini birleştirme çabamızın asıl amacı dünyada rasyonel barışın dolayısıyla bilginin daha hızlı yayılmasının sağlanmasıdır. (…) Amacımızın son derece akılcı olduğuna inanıyorum, yani tüm dünyanın bir çatı altında birleştirilmesinin önemine; ne kadar asil olursa olsun kişisel hırsların daha büyük prensipler için feda edilmesi gerektiğine inanıyorum.” Moorcock bilinçli bir şekilde mi böyle ifade etti -bence evet- yahut henüz yirmilerinin ortasında olan ancak sezgileri açık bir gencin yapacağı tarzda bilinçsizce miydi tartışılır; yine de Pax Europaea ideali kılıfındaki akılcılaştırma (rasyonalizasyon) motivasyonuyla bir medeniyetin/siyasi yapının nasıl da yetkeciliği benimseyeceğini (totalitarizasyon) bizlere göstermiş oldu. Kara İmparatorluk, seri boyunca defalarca göreceğimiz üzere çeşitli stratejiler benimsemektedir. Önce tatlı dil ve diplomatik temaslarla hedefini ölçmekte; sonra yumuşak güç politikalarıyla bu hedefin altını oymakta; iç karışıklıkları ateşlemekte ve hatta bilfiil iç karışıklıklara müdahil olmakta; nihâyetinde “kan ve çelik” politikasıyla hedefini ele geçirmektedir. Granbretan’ın emperyalist stratejilerine karşı yegâne yol ise Hawkmoon’un ağzından “Saleem adındaki Ankaralı bir tüccara” (evet, yanlış okumadınız!) şöyle açıklanmaktadır: “Yalnızca birleşmenizi dileyebilir, onların sizi altınla satın alarak zayıflatmasına ve yavaş yavaş topraklarınıza tecavüz etmesine izin vermeyin diyebilirim… (…) Onur ve mertlikle, bilgelik ve idealizmle onlara karşı direnin diyebilirim. (…) Kral Huon’un dalkavuklarına karşı direnmek isteyen kişilere, yalnızca kurnaz davranmalarını tavsiye edebilirim. Kurnazlığınızı kullanın, dostum. Bu, Kara İmparatorluk’a karşı tek silahımız.”

Granbretan’ın Kurt Birliği’nin başındaki ve Avrupa’daki başkomutan Baron Meliadus, bir gün Fransa’nın güneyinde ve Akdeniz’e kıyısı bulunan Kamarg’a gelir. Kamarg küçük bir bölgedir ancak Kamarg’ın Koruyucu Lordu Kont Brass, vaktiyle Avrupa’da nam salmış bir paralı asker lideriyken sonrasında ilerleyen yaşında davet üzerine bu bölgenin hükümdarlığına gelmiştir. Kont Brass gibi zeki, bilge, maharetli ve cesur bir adamı müttefik olarak yanına çekmek amacıyla Meliadus bizzat ziyarette bulunmuştur. Kont Brass, “birleşik ve nizam içindeki Avrupa” idealine inansa da Granbretan’ın yayılmacılığına karşı ilgisizdir. Meliadus’un tatlı dilli yaklaşımından her seferinde sıyrılır. Meliadus ise misafirliği süresince Kont’un kızı güzeller güzeli Yisselda’yla yakınlaşmıştır. Bir gece haddini aşıp Yisselda’ya yakışıksız bir biçimde yaklaştığında olaylar patlak verir. Kont Brass bu uygunsuz şahsı bir düelloda yener ve onu topraklarından kovar. Meliadus ise efsanevi bir figür olan Rünlü Asa üzerine intikam yemini ederek çekip gider. Bir gün geri gelecek ve Kamarg’ı kan ve ateşle işgal edecek; Brass’ı kuklası yapacak ve Yisselda’ya sahip olacaktır…

Rünlü Asa üzerine yemin etmek kritik bir hamledir. Zira: “Rünlü Asa adına ant içen kişiler, harekete geçirdikleri kaderin doğurduğu sonuçlardan, sonunda kâr veya zarar elde etmelidirler. Rünlü Asa’nın varlığının tarihçesinde böylesi bazı antlar içilmişti. Ama onların hiçbiri Kroidenli Baron Meliadus’un, ezeli şampiyon Dorian Hawkmoon von Köln’ün varlığının bu kadim anlatıya girişinden bir yıl önce içtiği intikam andı kadar büyük ve korkunç sonuçlar doğurmamıştı.” Meliadus iki yıl boyunca Avrupa’daki işgallerini sürdürürken bir yandan da sinsi planını hazırlar. Bu noktada devreye Köln Lordu Dorian Hawkmoon girer. Dorian, Köln’de Granbretan kuvvetlerine karşı başarılı bir direniş sergilemiş ve küçük çapta zafer elde etmiş olsa da nihâyetinde esir edilmiştir. Londra’da çeşitli işkencelere tabi tutulup Meliadus tarafından bir casus olarak devşirilmek için kafatasına büyülü Kara Mücevher yerleştirilir. Ardından Hawkmoon, tehdit ve vaatlerle (daha ziyade tehditle) Kamarg’a gönderilir. Dorain Hawkmoon, Kamarg’da, Granbretan’ın işkencelerinden kurtulmuş sürgündeki bir direniş kahraman olarak karşılanır. Kont Brass ve yakın arkadaşı, filozof-şair ve bilge Bowgentle ise Kara Mücevher’in farkına varmıştır ve Dorian’ı onun kötücül etkisinden bir süreliğine kurtarır. Sonrası ise dört kitap boyunca Hawkmoon’un Kara Mücevher tekrar hayat bulup beynini kemirmeden önce Granbretan’dan intikam arayışıdır…

Trajik Binyıl’ın ardından dünya bozuma uğramıştı demiştik. Öyle bir fenomendir ki dünya artık canavarlarla, bilinç sahibi başka ırklarla, bilimle dirsek temasındaki büyüyle, doğaüstü güçlerle doludur. Bu güçler dünyanın geneli göz önüne alındığında daha geri plandadır ve saklıdır; ya efsanelere konudur ya da pek az kişi tarafınca bilinmektedir. Bildiğimiz anlamıyla helikoptere benzeyen ve onun muadili olan, mekanik kanatlar vasıtasıyla havalanan ornitopterler ve uçlarından ışın fırlayan alev mızrakları gibi teknolojiler de kurguda mevcuttur. Yanı sıra, Dorian Hawkmoon’un Rünlü Asa’nın kendisine biçtiği role uygun olarak elde etmek için peşine düştüğü “güç çoğaltan” (force multiplier) silahlar/nesneler de vardır. Çılgın Tanrı’nın Kızıl Tılsımı, Şafak Kılıcı ve Rünlü Asa’nın kendisi… Bu minvalde diyebiliriz ki Trajik Binyıl’dan sonraki dünyada geçen Hawkmoon Destanı, “düşük fantezi” (low fantasy) eseridir. Moorcock, daha önce de belirttiğimiz üzere henüz yirmili yaşlarının ortalarında ve hızlıca kaleme aldığı bu seride benim şahsî edebî vizyonuma da uyan bir tarz yakalamıştır: Bir ayağı bu dünyaya basan ve diğer ayağı çoklu evrenlerde gezinirken hayâl gücünün ve fantezinin tozuna bulanan, politikadan beslenen ve tanık olduğu çağa muzip atıflarda bulunan bir kurgudur onunki.

Hawkmoon Destanı – Rünlü Asa’nın Tarihçesi kitapları:

1-     Kafatasındaki Mücevher (Altıkırkbeş, 1. Baskı - Aralık 2001)

2-     Çılgın Tanrı’nın Tılsımı (Altıkırkbeş, 1. Baskı - Mart 2002)

3-     Şafak Kılıcı (Altıkırkbeş, 1. Baskı - Kasım 2002)

4-     Rünlü Asa (Altıkırkbeş, 1. Baskı - Mayıs 2003)

London:  Millennium, 1992 (November 12th) hardcover and simultaneous trade-sized paperback...


(2.) Hawkmoon’u Nasıl Değerlendirebiliriz?

Moorcock’un yazımızın başlarında andığımız önsözdeki ifadesinden de anlaşılacağı üzere, edebî derinlik konusunda iddia sahibi olmayan bu seri, baskı aşamasında da ilk yazıldığı hâli itibarıyla büyük ölçüde korunmuştur. Bu sebepten Hawkmoon Destanı – diğer bir adla Rünlü Asa’nın Tarihçesi bariz eğretilikler ve kopukluklar taşısa da Michael Moorcock gibi bir bilim kurgu ve fantazya üstâdının çoklu evrenlerdeki ezeli şampiyonlarından birini barındırması sebebiyle dikkate değerdir. Ayrıca Moorcock’un ifadesiyle; 1969’dan bu yana serüvenine devam eden ve birçok ünlü sanatçıyı bünyesinde ağırlamış Hawkwind grubunun adı da Hawkmoon’dan esinlenmiştir.

Moorcock, “The Genesis of Hawkmoon” adlı blog yazısında (bknz. ReactorMag, 24 Mart 2010), bir arkadaşının (Özel Hugo Ödülü sahibi editör Larry Shaw) kendisinden Elric’in iki kitabı ve Blade of Mars serisinden sonra yeni bir fantastik seri yazmasını istemesiyle Hawkmoon’u meydana getirdiğini belirtir. Ayrıca kendi yazım yöntemini de kısaca ve dürüstçe paylaşır: Gündelik hayatın gereklerini karşılama harici birkaç gün boyunca yataktan çıkmadığını, bu sırada kitabın kafasında oluştuğunu ve çeşitli notlar aldığını, ardından fırlayarak yazmaya koyulduğunu ve günde 15-20 bin kelime yazarak kısa sürede kurgusunu tamamladığını belirtir. Bu noktada bir parantez açmalı ve Ray Bradbury’nin “12 yaşımdan itibaren her gün en az bin sözcük yazdım.” cümlesini sizlerle paylaşmalıyım. Böylelikle yazarlık ile ilgili kendi fikirlerimi sizinle paylaşma ayrıcalığına sahip olabilirim. Bu ifade önemlidir. Eğer yaratıcı yazarlık yahut akademik yazarlık yapıyorsanız, kurgular ya da bilimsel makaleler kaleme alıyorsanız -ki bu ikisi arasında farklılıklar çok barizdir ama birazdan değineceğim mesele iki tür için de geçerlidir- yazmanın ne derece meşakkatli bir eylem/bir iş olduğunu biliyorsunuzdur. Yaratıcı yazarlıktan devam edeyim.

Michael Moorcock


Yaratıcı yazarlığa ilişkin en klişe önyargılardan biri şudur: İlham gelir, oturur masanın başına yazarsın. Teoride çok doğru ancak pratikte o kadar üstünkörü ve alay edilesi bir önyargı ki! İlham perisinin sizin yerinize kalemi kavrayıp ilk cümleyi yazacağı kadar şanslı olsanız dahi devamını getirmek için ilhamdan öte bir şeylere; tekniğe, üslûba, yeterli kelime dağarcığına, geliştirilmiş fikirlere ve bir iddiaya sahip olmalısınız. Kısacası, donanmış olmalısınız. Yazmak kimi zaman sizi öyle zorlar ki ter dökersiniz, uykusuz kalırsınız. Kalemi kavrayana kadar kafanızdaki her şey tamamdır, tıpkı savaştan önce planlarını yapmış ve zaferi avucunda gören bir kumandan gibi. Ancak harp tarihi ve askerî stratejiyle az buçuk ilgilenmiş olanlarımız varsa Üstat Moltke’nin şu sözünü bilecektir: “Hiçbir plan, düşmanla ilk temastan sağ çıkamaz.” İşte işin dilemması buradadır. Zihninizdeki kurgu mükemmel, eksiksiz, kusursuzdur. Bembeyaz bir kâğıdın veya ekranın başına geçtiğinizde ise o soruyu sorarsınız: Ben şimdi ne yapacağım? İlk cümleyi tamamladığınızda alnınızdan akan teri silip tekrar sorarsınız: Güzel, peki şimdi ne olacak? Ve o eşiği bir kez aşana dek bu böyle devam edecektir. (Ben, âşık olduğum bir dönemde, yani ilham perileri için en davetkâr adamlardan biriyken villanelle tarzı bir şiir için iki günümü harcamıştım. Yüz dokuz sözcükten oluşan bir şiir için kırk sekiz saat – gayet adil.) Farkı yaratan budur: Emeksiz yazan birçok kişi vardır ancak gerçekten yazar diyebileceğimizse pek az. Günde iki bin sözcük yazmak bile kişiyi zorlarken günde on beş-yirmi bin kelime yazmak… Muazzam bir yetenek ve disiplin meselesidir. Şayet yazılarınızı sonradan okuyup revize etmiyorsanız bu, kendinden emin olmaktır. Moorcock bunu da ifade ediyor blog yazısında.

Hugo Ödüllü üretken bir yazarın, yazarlık kariyerinin erken dönemlerinde, kısa sürede; seri bir şekilde ve yoğun tempoyla yazdığı bu seriyi dilerseniz ciddi bir tenkite tabi tutarsınız dilerseniz ciddiyeti kenara bırakıp yazarın belirttiği üzere sadece keyif almak için okursunuz… Her halükârda takdir edilmesi gerekir ki Hawkmoon; iki bağımsız çizgi roman uyarlaması ve iki RYO kural kitabıyla genişlemiş ve Türkçe dahil, beş dile çevrilmiş bir yapıt. (The Internet Speculative Fiction Database’in Michael Moorcock bibliyografyası sayfasındaki verilere göre çeviri sayısı belirtilmiştir.)  İlgili yazıda Moorcock, Hawkmooon’un neden hâlâ popülerliğini koruduğuna hayret ediyor ve “on iki günlük bir çalışma” için bu ilginin fena olmadığını söylüyor. Bu da bizi bir başka soruya yönlendiriyor.

(3. ) Neden Hâlâ Hawkmoon Okumalıyız?

Hawkmoon, şu hedefe ulaşmış ve yazılma amacını karşılamış bir eser: Keyifli vakit geçirmek. Herhangi bir edebî, sinematik, müzikal ve sair türden eser için temel ölçütün bu olması gerektiği kanaatindeyim. Söz konusu ölçüt basit bir mantığa dayanır: Bir şey, olması istendiği gibi yapılmış ve karşılığını da beklediği gibi almışsa bu bağlamda başarılıdır. Şayet okuyarak keyifli vakit geçirmek istiyorsanız, üstelik fantastik edebiyat tutkunuysanız güzel ve yerinde bir tercih. İddiası basit: Kaos içindeki bir dünyaya düzen getirmek üzere ilahî güçlerce seçilmiş ve desteklenmiş bir kahraman, kaderin bir araya getirdiği yoldaşlarıyla birlikte maceraya atılır; insanî güdülerle (aşk, intikam, öfke, merak, inat…) yolunda ilerler ve önüne çıkan engelleri bir bir aşarak kaderini gerçekleştirmeye çabalar. Velhasıl, basit bir mantık çerçevesinde kurulmuş ve basit bir iddiaya sahip bir kitap.

Netameli çağlarda, özellikle de bunalımı ve kaosu eksik olmayan modern dünyada sürekli bir kahraman ihtiyacı vardır. Savaşlar, kıyımlar, sefalet, erdemsizlik, zorbalık ve türlü kötülükten geçilmeyen çağımızda, belki de insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar fazla bir kahraman ihtiyacı söz konusu. Bu ihtiyaç, mesiyanik bir inanç şeklinde, evrensel bir kahraman beklentisi olarak da kendini gösterebilir yahut daha yerel; yani bir halkın, bir azınlığın, hatta bir şehrin sınırlılığı içerisinde de olabilir. Arzumuz basittir: Bu dünyayı farklı görmek istiyoruz - cezalandırılmış ve lânetlenmiş ve yeni kahramanlara sahip. Hawkmoon Destanı, 2. Dünya Savaşı’ndan on dört yıl sonra yazıldığında insanların hâlâ kahramanlara ihtiyacı vardı. Büyük kötü adamlar alt edilmişti, evet; Hitler, Mussolini ve onların kurmayları yenilmiş ve Stalin de ölmüştü. Fakat dünya topyekûn, sarsılmaz ve artık karşı çıkılamaz bir barış ve huzur dönemine ermemişti. Moorcock, ReactorMag’deki blog yazısında şöyle der: “Elbette, o günlerde öncelikle İngilizce konuşan bir kitleye hitap ediyordum ve ‘Hey, biz her zaman iyi adamlar değiliz’ gibi bir şey söylemek istemiştim.” Hawkmoon da insanlığın kahraman ihtiyacını karşılayan ve dönemin yerleşik “iyi adam anlayışı”nı sorgulamaktan da öte yıkan bir eser olarak ilgi çekicidir. Belki de bu genel ve doğal kahraman ihtiyacını karşıladığı, hem de fantazya dahilinde ancak bir ayağı bu dünyaya bastığı için hâlâ günceldir.

Bu yazımızı Michael Moorcock’un temennisiyle bitirelim: “En azından kitapların, 60’lı yıllarda insanların bulduğu kadar eğlenceli kalmasını umuyorum.”


Celalettin "Kuzgunzâde" Durak
Yazar

Celalettin "Kuzgunzâde" Durak

10 Ekim 1997'de Bursa'da doğdu. Bursa Uludağ Üniversitesi - Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunu. Yıllarca Ankara'ya özlem duyarak yaşadı, bir dönem Ankaralı oldu ve şimdi İstanbul'da yaşıyor. Posta dağıtıcılığından sosyal medya haberciliğine, editörlükten basın çalışanına uzanan geniş bir kariyer yelpazesinde sürüklendi. Romantizmin coşkulu bir savunucusu, fantastik edebiyatın şövalyesi, şiirin uç beyi. Vaktiyle kendisi hakkında dediği gibi: "Ben bir kurgu makinesiyim. Kablolarımda sihir cızırdıyor ve Kuzey Işıkları ile şarj oluyorum. Bana düşlerden, arzulardan ve korkulardan söz edildiğinde ise çalışmaya başlıyorum."

Hawkmoon Destanı: Moorcock'un Ezeli Şampiyonu! | Zarcanist